Çalışan bir insan 1 yılda en fazla ne kadar gezebilirdi? Çalışmayı bıraktıktan sonra nasıl gezebilirdi? Dünya gerçekten korkunç bir yer miydi? Sınırlar nasıl erirdi? Ülke sayıları artık sadece yanyana numaralar haline nasıl gelirdi? Bir yılda kaç şehir gezilebilirdi? Bu sene benim en çok soru sorduğum- en tehlikeli işlere girdiğim, hayatımı değiştirmeye çalıştığım seneydi. Bu sorduğum soruların ise cevabını fazlasıyla bulduğum, geriye baktığımda aslında benim de inanamadığım bir seneydi. Şimdi oldukça dramatik geçirdiğim bu seneyi abartmadan ve yaygara koparmadan özetlemeye çalışayım.

Aslında bloggerlar arasında popüler olduğundan değil baştan beri bloğu bilmeyenler için 2017’min özetini yaptım diyebilirim. 2017 öncesinde de oldukça gezen biriydim fakat bu sene ipleri fazla kopardığım bir yıl oldu. 2017 benim yıl içinde en çok ülke gördüğüm, en çok seyahat ettiğim, Türkiye’deki işimi bıraktığım, zincirleme planlarla kendimi sürekli yollarda bulduğum, en parasız kaldığım, kimi zaman çaresiz kaldığımı hissettiğim ve 1 Ocak 2018’de Yeni Zelanda’ya adım attığım yıldı. En özet bu.

Fakat yaşarken tüm bunları tabii ki çok daha zordu. Zorlukları anlatacağım zamanla fakat 2017’de 13 tanesi tamamen yeni olmak üzere 20 ülkeye ayak bastım. Üstelik geriye baktığımda  yaşadıklarım ve bu sene gördüklerim sanki sosyal medyadaki o pek ünlü bloggerlarımızın hikayelerini bile biraz katlar cinsten… Artık siz karar verin ne kadar ilginç, dünyayı görmek ne kadar mümkün ve nasıl mümkün… ( Baştan söyleyeyim mucizevi şeyler ya da sihirli değnekler yok söyleyeceklerim arasında ne yazık ki. İşinizi bırakıp sırt çantanızı alıp dünya turuna çıkın, vlogger olun, gönüllü işler yapın, blogtan reklam geliri elde edin gibi bir mesaj da yok önce onu belirteyim. (zaten fark ettiyseniz someliketravelling.com’da reklam/banner bile yok!) Tamamen elindekileri gezmeye harcayan, birikimi olmayan, 26 yaşında bir mühendis ve Türkiye’deki düzenli maaşını-geleceğini geride bırakan biri olarak yazıyorum. O biri kim derseniz hakkımdaki / Elif kimdir özetini okuyabilirsiniz. )

2017 senesine çalışırken yıllık izinimi ve tatillerimi nasıl en iyi değerlendirebilirim diye başladım. Çok uzun zamandır İran’ı, Fas’ı, Güney Amerika’yı  ve Avrupa’da daha önce görmediğim yerleri görmek istiyordum. Fakat Güney Amerika’ya gitmek biraz bütçemi ve çalışan bir SGK’lı olarak zamanımı aşıyordu, çünkü çok uzaktı. Ben de mart ayında 2-3 günlük izin ve hafta sonunu birlikte kullanacabileceğim şekilde İran’a gitme kararı aldım, tam da o sıralarda düşeşe İsfahan gidiş-dönüş bileti buldum ve İran’da en merak ettiğim yerleri (Yazd, İsfahan, Şiraz, yıllardır çok istediğim Persepolis ve Varzaneh Çölü) Couchsurfin’ten evinde kaldığım kişiler sayesinde tahminimden çok daha verimli şekilde gezebildim. Hatta tüm İran bütçemi gezmenin sadece varlık işi olduğu sananlara/sürekli laf çarpanlara şurada başka yazılarımda da olduğu gibi yeterince ağzının payını verecek şekilde özetledim.

Sonra… İran’a gideceğimi/gittiğimi duyan herkesten yıl boyunca çok garip tepkiler aldım. Benim çok fazla sayıda İranlı arkadaşım vardı Türkiye’de ve ben ne kadar iyi insanlar olduklarını üstelik oldukça modern insanlar olduklarını biliyordum ve insanlardan duyduğum tepkilere gerçekten de inanamadım. Bu nedenle biraz daha önyargıları yıkmak ve dünyayı gezmek-görmenin bize anlatıldığından çok daha farklı olduğunu anlatabilmek açısından İran’a gitmeden ”Ben İran’a gidiyorum, olur da dönemezsem”i yazdım. Bu başlığı fazla ciddiye alıp içeriği okumayanlardan saçma sapan tepkiler almaya devam ettim. Oysa içerikte bana garip mesajlar atanlar, İran’a burun kıvıranlar ve İran’ı sadece aşağıdaki görüntüden ibaret sananların aklıyla daha gitmeden dalga geçiyordum.  İran’a gittim, yanılmadım, çok da mutlu döndüm.

İran'ı çarşaf giymekten ibaret sandıysanız yanıldınız.

Dönünce de toplum yapısını, basını, politikayı, sansürleri Türkiye ve diğer kültürlerle karşılaştırmalı olarak anlatma ihtiyacı hissettim. Bir yeri görmeden her şeyi bildiğini iddia eden insanların biraz olsun belki önyargısını yıkar diye İranı’ı ne kadar biliyoruz yazısını hazırladım.  İran’da gördülerim üzerine genel bir rehber ile birlikte Şiraz ve İsfahan rehberleri de yazdım. Bu sırada, sosyal medyada İran’ın bana kazandırdığı çok önemli arkadaşlıklar ve geri dönüşler oldu.  Şiraz ve İsfahan rehberlerimi okuyup tek başına yollara düşen çok kadın oldu. Sanmayın ki yani dünyayı gezen, gezmekten korkMAyan bir benim… ( Hatta ne demek istediğimi anlamak için Hindistan’da tek-kadın seyahat yazısına bakabilirsiniz, bu İran’ın bana kazandırdığı arkadaşlıklardan bir örnek) Bu yazı başlığından dolayı çok fazla kişice okundu. Fakat artık anlaşalım, sürekli şu ‘Türk’ , ‘tek’ , ‘solo’ ve ‘kadın’ gibi kelimelere vurgu yapma ihtiyacı hissetmeyelim. Dünyada ve Türkiye’de gerçekten ÖZGÜR, kendi karar alan ve taşı sıksa suyunu çıkaracak kadınlar ama cinsiyeti öncesinde İNSANLAR var!

72 Konutlu Samanbahçe evleri

Daha sonra 19 mayıs tatilini(Cuma), 18 (perşembe )hafta sonunu birleştirerek Kıbrıs’a gittim. Hemen yanı başınızdaki (60 Türk Lirası’na gidiş-dönüş uçak bileti bulabileceğiniz) dünyanın en güzel adası hakkında Lefkoşa, Girne rehberleri hazırladım. En beğendiğim şehir ise Gazi Magusa oldu fakat fotoğraflarını kaybettiğim için bu konuda sesssiz kaldım. Daha sonra Kıbrıs hakkında pratik bilgiler içeren bir rehber hazırladım fakat bloğa koymadığım diğer birkaç yazımla birlikte bilgisayarımın hard diski bozulunca paylaşamadım. Bir daha yazacak vakti bulamadım, çünkü asıl seyahat bundan sonra başladı…

Ocak ayında bayram tatilini düşünerek Ukrayna Hava Yolları’ndan Baltık’a oldukça uygun fiyatlı bilet bulmuştum. Aslında Kiev’i daha önce görmüştüm fakat Ukrayna’daki arkadaşlarımla da tekrar buluşmak için bir fırsattı. Ayrıca, bir kurumda yıllık 14 gün izin için çalışan biri olarak Avrupa’ya gitmek ne yazık ki Güney Amerika’ya tercih etmek zorunda kaldığım bir yaz tatili seçeneğiydi. Oysa ben Avrupa’dan çok sıkılmıştım fakat mümkün değildi izinlerimle Güney Amerika’ya gitmem ve daha sonra maddi olarak toparlanmam. Bu nedenle ocak ayında 10 günlük bir tatil için beni çok yormayacak bir coğrafyada daha önce gitmediğim Litvanya, Letonya, Estonya ve Finlandiya’ya gitme kararı aldım ve çok önceden biletlerini de almış bulundum. ( Fakat sonra işten ayrılacaktım ve Güney Amerika’ya en az 3 aylığına bile artık gidebileceğimi, gerekirse gönüllü işler yapabileceğimi fark edip bu uçak biletlerinin esiri olacaktım, düşündükçe kafamı duvarlara çarpmak isteyecektim. Neyseki, Baltık da çok güzeldi, Avrupa’da daha sonra göreceğim yerler de.)

Haziran ayında ise Baltık gezime başladım ve beyaz gecelerin de avantajı ile sabahtan gece yarısına kadar yorulsam da gezdiğim her şehrin girip çıkmadık yerini bırakmadım. Zamanı az olanlar için şurada Baltık’ın ideal bir tatil olduğunu, bu tatili nasıl planlayacağınızı, Baltık’ın beklentimin ötesinde de güzel bulduğumu anlatmaya çalıştım. Hatta oraya sanki yeterince incik cıncık doldurmamışım gibi bir de Baltık gezimin bana ne kadara mal olduğunu da ekledim.  Ayrıca şehir rehberleri (Vilnius, Tallinn, Riga), Finlandiya’nın ders alınası/örnek tarihi ve Litvanya’daki Karay Türkleri hakkında da yazdım. Daha da yazacaktım ama sonra Elif ileride gençlere yazacak şeyler bırak dedim.

Haziran ayındaki Baltık gezim için mayısta vize başvurusunda bulunmuştum. Hayatımda ilk kez Schengen vizesi alıyordum (daha önce yeşil pasaportum vardı fakat yaşım 24’ü geçtiği için ve artık kendi sigortamı ödedidiğim için pasaportumu değiştirmiştim)  ve Litvanya’nın hep çok az zamanlı verdiğini çok yerden okumuştum. Diyebilirim ki yine bir önyargı ve bazı çok-bilmişlerin (özellikle Ekşi Sözlük yazarlarının atıp tutması) bir konu bu da … Litvanya bana 3 ayda 1 ay kalmalık vize verdi millet! Baltık biletlerimi de 3-4 ay önceden en ekonomik bilet olacak şekilde aldığımdan, değiştirme şansım yoktu, yani bu tatil 10 günlük olacaktı. Geriye Schengen bölgelerinde geçirebileceğim 20 gün kalıyordu, ben de Avrupa’da daha önce gitmediğim birkaç ülkeye ve İspanya, Almanya ve Fransa’da daha önce görmediğim ama çok istediğim şehirlere gitme kararı aldım.

Bu sırada ‘hayat’ta şöyle gelişmeler oldu…(Tamamen farklı bir konular olduğu için bunları daha sonra çok daha ayrıntılı olarak açacağım.) Kısaca; uzun zamandır araştırdığım göçmenlik vizesi ve sorguladığım şeylere bir gün ansızın cevap buldum daha doğrusu bazı şeyler tak etti, sigortalar attı ve sancıyla düşünüp durduğum kararları verdim-insanlara açıkladım (belli bir tarihte ansızın kararlarımı eyleme dökmeye başlayınca özellikle aileme fazla anlık gibi geldi tabii bir de onlara laf anlatmak ile uğraştım. Oysa çok uzun bir düşünce sonu verilmiş kararlardı).

Mayıs ayında işimden resmen istifa ettim. Yani mayıs ayı itibariyle artık özgürdüm. Dönmem gereken bir işim olmadığı için de 20 gün daha vizemi sonuna kadar kullanacağım Avrupa seyahatime görmeyi çok istediğim Fas’ı da ekledim. Fas için ağustos ayı çok iyi bir zaman dilimi değildi fakat Avrupa’da Ryanair ile İspanya, Fransa, Almanya üzerinden çok uygun uçuşlar gerçekleştirmeniz mümkündü. 1 aylık rotam İsviçre ile başladı. Zürich (Türkiye’den her zaman uygun uçuş bulabilirsiniz), Basel.

Ardından… Liechtenstein’a gitmek ne zamandır istiyordum fakat tren ücretlerini görünce vazgeçmiştim, fakat Couchsurfing’te İsviçre’de evinde kaldığım kişi hafta sonu biz (biz diyorum çünkü annem de benimleydi 8-9 gün kadar) götürebileceğini söyledi. Cebimizden ise sadece yakıt parası çıkmış oldu. Böylelikle günübirlik gezinin bile fazla olduğu Liechtenstein’da inek çanlarını yaylalarda bol bol dinleyip, Alpler’in dağ havasını yeterince aldıktan sonra üç gün içinde İsviçre’yi terk ettik. Hem yeterdi hem de beni fiyatlar önceden de tahmin ettiğim üzere gerçekte katıyla deli etmişti. Bu sırada vizemin uzun çıkmasına bir miktar söylendim 😛

Daha sonra, annem ile birlikte Romantik Ren Rotası’nda benim öncelikle gitmeyi ne zamandır istediğim yerleri gezdik. Eğer vizem daha uzun olsaydı ya da görmek istediklerim Fransa ve Almanya ile kısıtlı olsaydı bu rotayı daha da sündürebilirdim. Biz Fransa’da Colmar, Strasbourg (Strazburg)’u; Almanya’da aşık olunası Heidelberg ,Cochem, Moselkern, Koblenz’i gördük.

Annem Köln’den Türkiye’ye döndü ve ben de Köln’de biraz daha durup Kopenhag’a uçtum. Bu sırada bir de İsviçre üstüne Danimarka bende yine ‘’ya vizeyi sonuna kadar kullanmasam mıydı ki’’ düşüncesi yaratmadı değil. (Çünkü buralarda rezillikle yarı aç yarı tok kalacak şekilde harcadığım para ile Güney Doğu Asya’da neler yapabileceğimi biliyordum… ) Ayrıca, Türk Lirası’nın değer ne kadar kaybettiğini gerçekten gözlerimle gördüm. 2015 senesinin sonbaharında İsveç ve Norveç’e gitmiştim ve fiyatlar hala pahalı gelse de Türk Lirası’na çevirdiğimde bu seneki (2017) kadar dehşete düşmemiştim.

Kopenhag’ta tabii ki Cocuhsurfing yaptım. Hazırladığım rehberde Kopenhag’ta ayakta kalabilmek için nasıl tasarruflar yapabileceğinizi de yazdım. Ayrıca Kopenhag’ta uyuşturu maddelerin legal olduğu özgür şehir Christiania hakkında ulvi gözlemlerimi de içeren bir yazı hazırladım.

Daha sonra İspanya’da görmeyi en çok istediğim Endülüs Bölgesi’ne geçtim. Kopenhag’tan Malaga’ya uçtum. (Yine teşekkürler Ryanair, 20 Euro’luk uçuşun için!) Endülüs’te ne gördüm ettim, nasıldı hiiiiç uzatmayayım, bitecek gibi değil onu zaten size şu rehberde anlattım. Üstelik daha önce gittiğim ve İnterrail sıkışıklığımızda yarım yapalak gezmek zorunda kaldığım Sevillla’yı da tüm ayrıntılarıyla gezdim. (fırsat olsa bir Sevilla rehberinin alasını hazırlayacağım ama durmadım…) Endülüs düşlediğim gibi harikaydı ve ben yıllardır görmek istediğim yerlerin yanına bu sene fazlasıyla tik atmış oldum.

Sevilla’dan Cebelitarık’a otobüsle geçtim. Fakat Cebelitarık Britanya Vizesi istediği için ben diğer liman kenti Algeciras’tan Fas’ın Tangier (Tanca) şehrine geçtim. Bu arada Cebelitarık ve İspanya’nın güney coğrafyasına; dağlara, yeryüzü şekillerine hayran kaldım. Ölmeden önce yapmam gerekenler listesindeki yolculuğu da yapmış oldum; yani feribotla İspanya-Fas arası geçiş…

Fas’ta en çok İbn-i Batuda’nın doğduğu Tangier şehrini ve rengarek sokaklarını ve Fez’in Medina’sını (eski şehir kısmı) beğendim. Fas’ta geçirdiğim 1 hafta ise seyahatimin sonlarına gelmesinden mi yoksa bahsettiğim diğer sebeplerden mi bilmiyorum ilk kez yalnız gezmenin bana zor geldiği bir hafta oldu. Ünlü mavi şehri Şafşavan’ın gerçek yüzünü size şurada anlattım. Marakeş’i Riyad’larda kalıp deli gibi para harcamazsanız ve  satıcılara paralı turist izlenimi yaratmazsanız hiç de büyüleyici filan bulamadım açıkçası ve siz nasıl bir Fas bakmıştınız öyle her bloggera da aldanmayın biraz gerçekleri de bilin ki sonra hayal kırıklığına fazla uğramayın gibisinden şu yazıyı hazırladım. (malum bazıları yaşamlarını pazarlarken abarttıkça abartıyordu ponçikliği ve her şeyi olumlu gösterme çabasını)

Genel olarak Fas’ta turizmin, tacizin ve kültürün ahlaksızlığına bayağı bir saydım sövdüm. Fakat akıllanmadım, Fas’a yine olsa yine giderim, yine en pis yerleri bulup sokak fotoğrafları zevkle çekerim. Aklımda kalan çöl gezisine de çıkarım. (Bu arada Fas’ta aslında 1 haftadan fazla kalmak istiyordum fakat pasaportum orijinalini Yeni Zelanda vizem için Dubai’ye göndermek zorundaydım ve zaten 1 ay kadar Yeni Zelanda’nın tee Mumbai ofisindeki vize yetkilileri keyfimi beklemişti.  Türkiye’ye giriş yapıp pasaportumu işlemleri tamamlamak için yetkililere göndermem gerektiğinden Fas’ta sadece 1 hafta kalabildim yoksa daha uzatırdım, zaten Fas için vizeye gerek yoktu ve gitmişken çok daha uzun kalınabilirdi.)

Fas’tan ise, Marakeş’ten tekrar Türkiye’ye dönmek üzere Almanya’nın Düsseldorf şehrine uçtum ve beklentimin çok ötesinde, Almanya’da gördüğüm en güzel  değil belki ama en yaşanılabilir şehirler listesinin başını bu şehrin hak ettiğini düşündüm. Gümrükten Schengen vizemin son günü hiçbir plan aksaması olmadan çıkarken, açık bulmaya çalışan ve nereye girip çıktığımı anlamaya çalışırken bir pasaport sayfalarıma bir ekranındaki uçuş listeme hayretler içinde bakan Alman gümrük memuruna da son olarak pis pis sırıttım ve Avrupa’ya çok uzun süre daha gitmemeye ant içtim. (çok ciddi bir mesele gibi bahsettim, nedense aşırı epik bitti cümle)

Sonra…. En asıl şimdi başlıyoruz…. Yaa… Bitmedi… Siz okurken yoruldunuz bir de beni düşünün…

Yeni Zelanda için vize işlemlerim tamamlandı. Vize ise beklediğimin aksine bana çok esnek bir giriş zamanı sunuyordu (1 yıl kadar) Yeni Zelanda’ya Türkiye’den direkt uçmak gibi bir şans yoktu. Orta Doğu’dan (Doha ya da Dubai’den) ya da Uzak Doğu’dan (Kuala Lumpur, Singapur, Hong Kong en başta) aktarma yapmak zorundaydım. Katar’ı daha önce görmüştüm, Dubai hala beni hiç cezbetmiyordu. Türkiye’den Yeni Zelanda’ya  bi’ 1.5 gün filan sürecek uçuşa ücret ödemektense uçuşları parça parça kendim almayı ve hazır gitmişken bir Uzak Doğu tatiline çıkmaya karar verdim. Fakat plana bir başlayınca önümü alamadım… Önce Filipinler, Kamboçya ile birleştirip Malezya üzerinden mi gitsem dedim fakat sonra kararımı değiştirdim. Malezya’yı daha önce görmüştüm,  üstelik daha uygun fiyatlı uçuşlar Avustralya aktarmalıydı. Ama ben bir de Avustralya’nın 72 saatlik transit vize prosedürüyle uğraşmak istemiyordum. Ayrıca, Filipinler ya da Kamboçya’nın tropik ikilimine yanımda göç ederken taşıdığım valizle uyum sağlayamazdım üstelik bu ülkelerde çok fazla parça ile seyahat ettiğim /etmek zorunda kaldığım (başka bir ülkeye göç ediyordum yani ütülü pantolon, ceket, pijamalar bile taşıyordum yanımda sonuçta) için rotamı değiştirdim.

 

 

Uzak Doğu üzerinden uçmak en mantıklısı olacaktı çünkü bir taşta iki kuş vuracaktım. (Tabii ki teorikte böyleydi. Pratikte ise hiç açmadığım kocaman büyük boy bir valiz, kabin bagajı ve 8 kg’lık sırt çantam ve ben özellikle şehir değiştirirken zor günler geçirdik, üstelik bir de ilk uçuşta hava yolu valizimin tekerleklerinden birini kıracaktı ve 1 ay yeni bir valiz alacak fırsat bulamayacaktım!) Bu arada Türkiye’deki son günlerimde (kasım) elimde artık kedilerime mama bile alabileceğim para kalmamıştı . Ailemin bana lisans okurken üniversiteye gidip gelmek için aldığı arabayı sattım. (ODTÜ’de okuyanlar haliyle Ankara Büyükşehir Belediyesi’ni bilenler bilir. Lüks için değil bir zorunluluk arabanız olması. ODTÜ’de sınavlar ders saatlerinden sonra akşam yapılır, Ankara’da düzgün ulaşım yoktur, ODTÜ ile Melih Gökçek papazdır ve çoğu zaman proje-ödev vs için okulda sabahlamak zorunda kalırız). Yani göç etmek ve bu tatil için aslında tüm harçlığım dövize çevirdiğinizde hiç de büyük bir para etmeyen arabaydı ve yeni bir hayata gırtlağıma kadar borçla başlıyordum aslında. (baba parası değil ama anne parası yiyorum şu an yani). (Yani hosteller ve Couchsurfing bu sene özetle kaçınılmaz yaşam stilimdi… Tam bir göçebeyim -_- )

 

 

Neyse… Yolculuk şöyle başladı: Air Astana’dan düşeşe 23 saat Almatı aktarmalı Seul bileti aldım. Böylelikle tam 15 yıl önce (10-11 yaşlarındaydım o zamanlar) gördüğüm Kazakistan’ın Almatı şehrini de aklım artık daha başımdayken görebilecektim hem de Güney Kore ve Japonya’yı en uygun mevsimde ziyaret edip sonbahar renklerini de görebilecektim.

 

Seul’e vardım. Daha Sonra size Kore’de nereleri gördüğümü burada derledim. Busan’dan Jeju Air ile Jeju’ya uçtum. Jeju Adası’ndan ise T’way ile Japonya’nın Osaka şehrine. Bu sırada valizim T’way Air’in 15 kg’lık bagaj sınırı dışına çıktığım için ve aşırı miktarda ek bagaj ücreti talep ettikleri için valizi hava alanı ortasında döktüm ortaya ve tüm kışlıklarımı üst üste giydim, neyse en sonunda 50 Dolara aldığım uçak biletimin neredeyse yarısı kadar bagaj parası vererek işten yırttım. Rezillik diz boyu…

Japonya’da tatlı valizlerimle şu insanların arkadan itilerek sığdırılmaya çalıştığı Tokyo Metrosu’na en yoğun saatlerde bile binerek bir hayatta imkansız yoktur rekoruna daha imza attığımı düşünüyorum şimdilerde… Japonya’yı hem sevdim hem de sevmedim, gözlemlerimi ve memnuniyetsizliklerimi şurada anlattım. Genel olarak kalabalıktan çok yıldım.

 

 

Daha sonra Tokyo’dan Tayvan’a uçtum. Kafamı dinledim 21 gün boyunca. Tayvan’dan genel olarak çok memnun kaldım ve hayatımın bir döneminde orada yaşayabileceğimi bile düşündüm. Bu uzun yolculukta (25 gün sonra) dinlenmek için de ilk kez fırsatı Tayvan’da bulabilmiş ve nihayet yeni bir valiz alabilmişştim! Oh be dünya varmış… O gazla size ay ne olur Tayvan’ı bi’ görün ama tadında bir yazı bile yazdım.

 

 

Bu sırada yılbaşı ve Christmas tatilleri benim planlarımı karıştırdı. Normalde biletlerimi önceden alan biriydim fakat yol uzun, karışık ve belirsizdi. Hava yollarının çoğunun ise yeni yıldaki uçuş tarifeleri belirsizdi, önceden alırsam daha pahalıya geliyordu. Biraz daha Tayvan’da kalmak istesem de 3 hafta kalabildim ve Tayvan’dan pek istemesem de en ucuza uçabileceğim yer olarak Macau’yu buldum. Oradan Hong Kong’a geçip artık Yeni Zelanda’ya uçacaktım. Daha önce gittiğim Macau ve Hong Kong’u artık her ayrıntısına kadar gezme fırsatı buldum böylelikle de. İyi hoş ama bir şey daha var bahsetmem gereken…Tayvan’da gevşeyen tüm sinirlerimi pahalılıyla ve suratsız Çinliler ile Hong Kong’ta tekrar gerdim. (Mesela Tayvan’dakiler de Çinli idi ama öyle gudubet ve kaba değildi) Hong Kong’a artık daha da olsa gitmem, nefret ettiğim yılbaşı çılgınlığı zaten kalabalık olan ülkeyi iyice çekilmez yapmıştı, fiyatları daha bir artırmıştı bu dönemde. Kapitalizminize de size de diye bol bol küfrederek 31 Aralık 21:30’da artık yeni bir hayat için Yeni Zelanda’ya uçtum.  Yeni Zelanda’ya vardığımda ise açıkçası ilk 2-3 gün ne yaptım, yapıyorum diye sorgulayıp hayatım böyle ”backpacker gibi ama değil gibi de” mi devam edecek yarım yapalak diye zırlıyordum. Neyseki burada insanların güleryüzü ve ülkenin aksaksızlığı 1-2 gündür bana iyi hatta çok mutlu hissettiriyor da şimdi Auckland’ta  bu satırları yazabiliyorum.

Bu sene işte tam olarak böyle geçti…

Kısaca 2017 Bilançosu şu:

  • İşimi bıraktım
  • ODTÜ’de Makine Mühendisliği’nde yaptığım masterı bıraktım
  • Göçmenlik vizeleri araştırdım
  • 20 ülke gördüm (13’üne ilk kez adım attım), 50’ye yakın şehir ziyaret ettim.
  • Toplam 100 günü Türkiye dışında geçirdim. Geri kalan zamanımda mayıs ayı itibariyle kedilerimle birlikte evde oturdum ve karar almak, plan yapmakla meşguldüm. Hayatımın sosyallikten en uzak zamanlarını geçirdim, resmen izole hissettim ve insanların samimiyetini, arkadaşlığı, sevgiyi, kıymeti en çok tarttığım dönemi yaşadım.

Nasıl? Çok eğlenceli ve hayat bana güzel değil mi? Buyrun gelin kafayı birlikte bulalım… Hayatımın en garip yılı 2017 oldu. Böyle anlatınca kolay gibi mi geldi size bilmiyorum fakat çok fazla karar ve ‘vazgeçme’ aşamasından geçtim (ki detayını daha anlatırım)  ve 2018 yılına uçakta Pasifik Okyanus’u üzerinde tanımlayamadığım bir yerler üzerinde uçarken girdim muhtemelen. Tabii ki/açıkçası çok fazla şikayet etme şansına da sahip değilim. Sonuçta benim tercihlerim ve bu tercihlere yapmaya belli şeyleri tecrübe ederek, çok şeyi düşünerek geldim.

Hani sayılar bazı insanlar için bir kıstas ya… Toplamda 47 (sanırım, hala emin değilim) ülkeye ve 5 kıtaya ayak bastıktan sonra diyebilirim ki:

  • Dünyada gerçekten sınırlar yoktu ve dünya size gösterilenden çok daha iyi bir yerdi.
  • Herkes tercihini yaşıyordu. Hayatı biz seçiyorduk ve zorluklarına da sunduklarına da katlanmak zorundaydık.
  • Eğer yola çıkmak istiyorsanız ve bana ‘’ama…’’lı cümlelerle başlıyorsanız sadece bunları bahane olarak görüyorum ve gülüyorum.

Bir süre sonra, sayılar çok defa (mesela şu yazıda da) anlatmaya çalıştığım gibi bir amaç değil sonuç haline geliyordu. Şehirlerden bile küçük ülkeler (Liechtenstein gibi) ve şehir yerine gezmeye değecek köyler ya da herhangi bir ‘yer’e ulaşmak daha zor olabiliyordu. ( Mesela Butg Eltz)….

 

 

8 comments

///////////////
  1. Faruk

    Keyifle okudum, örnek alınması gereken birisiniz. Yolunuz açık olsun

    1. Elif Pelit

      teşekkürler 🙂 sizin de yolunuz açık olsun

  2. Ümmühan Köroğlu

    Tebrik ediyorum…Türkiye içindeki yolculuğun bile olay göründüğü ortalamamıza bakarsak;gözümde marsa kadar gitmiş oldun…Yolun hep açık olsun:)

    1. Elif Pelit

      Çok teşekkür ederim 🙂

  3. Mucella Ada Kurt

    Elifcim meraba beni hatirladin umarim.Biskek te annenle beraber calismistik.Seni kutluyorum ve opuyorum.Neler basarmissin boyle.Umarim bundan sonraki yasaminda cookk mutlu olursun.

    1. Elif Pelit

      Tabii ki hatırladım:) çok teşekkür ederim “başarı” gibi gelsiyse size

  4. Zeynep Gülay

    Bir solukta okudum valla. Harikasınız. Cesaretiniz imrenilesi. Her zamanki gibi ilham verici bir yazı. Paylaştığınız için teşekkürler. Okuması kolay ve güzel tabii. Epey sıkıntı da çekmişsiniz. Yolunuz açık olsun. Her şey gönlünüzce olsun.

    1. Elif Pelit

      Çok teşekkür ederim. Çok incesiniz ❤

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir