Erlül ayında Stockholm ve Baltık Denizi'nde günbatımı

Tatile gitmek için paramızı ve zamanımızı harcıyoruz. Üstelik sonunda bir de hayal kırıklığına uğramak var. İşi gücü bırakıp otostopla dünya turuna çıkmak gibi bir tercihi de herkes yapamayacağına göre, tatil hakkımızı verimli kullanmalıyız. İşte bu yüzden de bu yazı Avrupa’daki büyük başkentlerin kıyaslamasını içeriyor.

İnternette rastladığımız bilgiler bazen güvenilir olmayabiliyor. Hatta çoğu bilgi çok fazla yorum içeriyor (birazdan benim de yapacağım üzere), yazan kişinin kişiliğine, tercihlerine ve olayları/mekanları nasıl aktardığına göre çok değişiyor. Hal böyle olunca da çoğu zaman insanda ”ooo buraya kesin gitmeliyiz” ya da ”ayy gitmesek mi acaba, tatil hakkımızı başka yere mi kullansak, hem burada hırsızlık da çokmuş bak”  gibi değişik hislerle karışık kafa karışıklığı uyandırabiliyor. Tabii ki, herkesin zevkleri ayrı, dolayısıyla aynı tatilden ne kadar zevk alındığı da öznel bir mesele. Zaten bu yüzden de bir yeri olumlu-olumsuz yanları ile birlikte değerlendirmeliyiz kendi tercihimizi yaparken.

Bir de benim gözümden Avrupa’daki şu çok büyük-ünlü başkentler nasıldır bi’ bakın bakalım. Gittiğinize değer mi değmez mi, ne istediğinize karar vermenize yardımcı olabilirim diye düşünerek bu yazıyı hazırladım. Daha önce çok ilgiyle okunan Uzak Doğu’yu gezmeye hangi ülkeden başlamalı adlı şu yazım tadında, bu sefer ülke değil de bazı Avrupa ülkelerinin başkentlerine odaklanmış bir yazı bu.

Özellikle belirteyim, listede her başkent yok! Bu yazının asıl amacı çok popüler bazı başkentler hakkında beklenti altı ya da üstü şeklinde bilgi verip, tatil planınızın şekillenmesine yardımcı olmak. Popüler derken de tartışmaya açık olmadığını düşündüğüm: Amsterdam, Paris, Roma ve Prag gibi kentlere ise yer vermedim. Çünkü örneklendirdiğim bu şehirler kalabalığa, turist akınına rağmen çok güzel ve herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği yerler. Benim bahsetmek istediklerim ise şimdiye kadar duyduklarımın ve genellemelerin aksine bana daha farklı şeyler hissettiren yerlerden bahsetmek. Bu arada her şehre başlarken BENCE diye başladığımı aklınızda bulundurun lütfen.

1- Avrupa’nın En Yaşanılası Şehri: Lizbon/ Portekiz

Bir şehir düşünün yedi tepe üzerine kurulu, üstelik San Fransisco’daki Golden Gate Köprüsü’nün benzeri ile İstanbul’daymışsınız hissi yaratıyor. Ama İstanbuldan daha az karışık, daha düzenli, daha huzurlu bir yer. Örneğin güneş daha turuncu batıyor, çevre daha az kirli, insanlar daha neşeli, taciz az ama ağlence çok ve çevresinde kurulduğu Tejo Nehri okyanusa açılıyor.

Lizbon’un daha sade bir İstanbul’u andırması

Ayrıca en sevdiğim yazarlardan birinin (Fernando Pessoa) bir Lizbon insanı olmasından mıdır bilmiyorum, sokaklarının bir ruhu olduğunu düşünüyorum. Avrupa’da ilk nereye gitmeli diyenlere de hep cevabım aynı: Portekiz! İnsanları zorla Portekiz’e göndermeye çalışıyormuşum gibi bir duruma düşüyorum hatta çoğu zaman. Nedense bir Barselona kadar ünlü olmamasına hayret ediyorum, çok daha gittiğinize değeceğini düşünüyorum.

Portekiz nasıl bir yerdir diye merak edenler varsa, henüz gitmeyenlere Porto’ya da gitmelerini şu yazımda önermiş ve Portekiz(liler) ile Porto hakkında detaylı bilgi vermiştim. Sıra Lizbon’a da gelecek. Valla düşünmeyin alın bileti Portekiz’e, o kadar kefilim bu ülkeye yani…

Lizbon’un tatlılığına bakar mısınız? Bu güneş, o renkler…

2- Kötü, Pis ve Çirkin: Brüksel/ Belçika

Şaka yapmıyorum. Belçika’nın hemen hemen çoğu şehri çok güzel, Brüksel hariç. Brüksel’de waffle kokulu sokaklar hayal ettiyseniz ve hep şu aşağıdaki tarzda yerler göreceğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz.

Grote Markt Bürüksel’in çok küçük ve nadir güzel yerlerinden

Evet, bu görüntüye ulaşmanız mümkün Brüksel’de. Hatta tek de değil, süslü Barok Mimari örneklerini parlemento binasının, diğer ülke konsolosluklarının olduğu bazı bölgelerde de görebilirsiniz ama aldatıcı ve yetersiz olduğunu söylemeliyim. Brüksel’i yerin dibine rahatlıkla sokuyorum çünkü şurada belki iyi bir şeyler çıkacak diye adım adım yürüyüp daha da rezil olduğum, göçmen mahallesinde kaybolduğum, bilerek yön bulmak istemeyip devam ettiğim için ve Midi denen ruh emici tren istasyonunu da çok kez arşınladığım için bu hakkı kendimde görüyorum. Yok… Brüksel ayak bastığınız ilk andan itibaren kirli, genelde bulutlu ve karışık. Bende yaptığı çağrışım ise içinde şeker topakları bulunan ve 2014 senesinden bu yana waffle yememe nedenim olan waffle tadı, patates kızartması yağı kokusu ve şu görüntü:

İşte Brüksel’in bence özeti, bilmem anlatabiliyor muyum?

3- Beğenmeyenlerle Kavga Ediyorum: Madrid/ İspanya

Vay efendim Madrid çok sıkıcıymış, hiçbir şey yokmuş vs vs… Bir kere Madrid Barselona’dan temiz, daha sakin, insanlar çok şeker, çoğu Avrupa başkentinden ucuz ve ülkenin en iyi sanat galerileri ile müzeleri Madrid’te! O Dali, Picasso, Rembrandt kolay mı yetişti de Reina Sofia ya da Prado’ya bile gitmeden ”Madrid kötü” diyorsun sen kardeş! Getirtme beni oraya. Ay çok gerildim nedensizce.

Sırf Plaza Mayor bile gittiğinize değer ama zaten görecekleriniz bununla sınırlı değil…

Bu arada bir şeyi de belirtmek de fayda var tabii. Madrid İspanyol İç Savaşı ve Franco Diktatörlüğü’nü iliklerine kadar yaşamış bir şehir. Burada çok eski binalar beklememelisiniz zaten bu yüzden de. Fakat yeni binaların da estetik taşıdığını ve çok da eskiyi aratmadığını söyleyebilirim. Darısı Ankara’nın başına.

4- Pahalı, pahalı, pahalı: Oslo/ Norveç

Dövizin alıp başını gittiği şu günlerde, bizim paramız var, illa Norveç’e gideceğiz diyorsanız ne bileyim Bergen’e gidin o zaman, kuzey ışıklarını seyredin filan derim. E sen gitmişsin ama derseniz, Oslo’da bir ‘survivor’ olarak rezillik içerikli tasarruf ve kısıtlamalarımdan yakında bahsederim isterseniz (ki ben gittiğimde Euro 2.9’du bir de :D) ama çok da tavsiye etmem.

En düşük hostellerin bile geceliğinin 30 Euro’dan başlaması ve yatak nevresimleriniz için ekstralar ödemek zorun olduğunuzu bir tarafa bırakırsak, çok da fena sayılmaz tabii yine de.

Oslo deyince, ”ayy Norveç diye heyecan” yapıp şu şekilde bir manzara ile karşılaştığınız yerler çok sınırlı bu arada:

Bence Norveç deyince böyle bir şeyler hayal ettiniz

Evet, bu da mümkün ama genel olarak daha modern bir şehir ki Aker Brygge en gezilesi yerlerden diye geçiyor hep. Gelin görün ki bende çok büyük bir hayranlık uyandırdığını söyleyemem çünkü çevre modernlik adına alakasız ve birbiri ile uyumsuz binalardan ibaret sanki biraz.

Aker Brygge sayılı gezeceğiniz yerlerden

Havaalanından ulaşım tek yön 12 Euro gibi, markette bir sadviç ise 6 Euro gibi bir fiyata geliyor onu da şey edeyim. Ama üzülmeyin, gittiğinize çok değecek bir şey var bence, Gustav Vigeland’ın heykellerini içeren kocaman parka giriş ücretsiz 😀

Frogner Park’ında Vigeland’a ait 200’ün üzerinde heykel var!

Neyse karar size kalmış…

5- Türkiye’den farksız: Atina/ Yunanistan

Tabii ki farklar var fakat genel anlamda insanların, satıcıların surat ifadelerinden tutun da şehrin karmaşıklığına, yemeklerine kadar pek de farklı bir ülkedeymişsiniz hissi yaratmayan yer Atina…

Vay Avrupa’nın temizliği, vay düzeni aman da aman pek mevcut değil gördüğünüz üzere

Eğer biraz fark olmasını istiyorsanız ve bir Yunanistan şeması varsa aklınızda Girit’e filan gitmenizi öneririm. Tabii ki Atina’ya yine de gidilmelidir. Hemen ”ay burası çok da farklı değil” dedim diye koskoca Acropolis’i ve Eski Yunan Medeniyeti’ni harcamayalım boşuna.

Parthenon’un keyfini süren kedinin bir bildiği vardır elbet

6- Kahrolsun Savaşlar: Varşova/ Polonya

Polonya’da eski şehir kısmı oldukça küçük. Sebebi ise ne yazık ki 2. Dünya Savaşı… Yine de düzen, medeniyet ve Lazienki Parkı kesinlikle Varşova’yı görülesi yapıyor.

Polonya benim Avrupa’da en beğendiğim ülkelerden ve çok daha güzel şehirleri var. Fakat müzikseverler sırf Chopin Müzesi için Varşova’yı kırmaz giderler diye düşünüyorum. (not: Polonya’da pazartesi günleri müze girişleri ücretsiz)

Sırf bu piyano için bile gidilir Varşova’ya!

7- En Ucuz ve Eğlenceli: Budapeşte/ Macaristan

Eğlence, gece hayatı olsun hem de ucuz olsun diyorsanız evet doğru yerdesiniz. Alkol sudan ucuz hatta. Evet, merak eden arkadaş, kızları da pek güzel.

Bunların dışında şehrin Buda ve Peşte kısımları ayrı ayrı çok güzel ve farklı. Doğu Avrupa’nın olmazsa olmazı bence Budapeşte, sıradan bir bina bile bulmak imkansız ve bence şehir mimari açıdan çok başarılı.

Kaleden ‘Chain Bridge’ (Zincir Köprü), Tuna Nehri ve meşhur Parlemento Binası’na mutlaka tepeden bakmalısınız

Ki Budapeşte’de gezilecek yerler bu gördüğünüz alanla da sınırlı değil. Üstelik yemek konusunda seçiciyseniz Türk damak tadına uygun lezzetler bulmanız mümkün. Şehir genel olarak çok pahalı olmadığı gibi, hiç ummadığınız şeyler aşırı pahalı olabilir, bir şeyler almaya kalkarsanız dikkat etmelisiniz. Bunun sebebi ise Avrupa Birliği’ne geçişten sonra fiyatların ve çalışanlarının ücretlerinin hala tam olarak oturamamış olması.

8- Nerden Geldim İstanbul’a Türküsü: Berlin/ Almanya

Yine savaştan dolayı çok fazla tarih izlerine rastlamanız mümkün değil. Var olan müzelerde de oradan buradan getirtilmiş eserler var. Fakat savaş izlerini sürmek ve utanç verici şeyler görmek isterseniz Berlin Duvarı’nın bir kısmı temsili olarak sergileniyor:

Berlin’e geldiğime tek değdiğini düşündüğüm şey acı bir şekilde ‘East Side Gallery’

Bunun dışında kendisi ile yıldızım pek barışık değil. Avrupa’da nasıl en sevdiğim yer Lizbon diyebiliyorsam, nedense en sevmediğin şehir nedir diye sorulunca aklıma Berlin geliyor. Yer yer İstanbul’dan bile daha kaotik nedense ve beni hayal kırıklığına uğratmıştı.

Şimdi hava atmadan geçemeyeceğim, ben ki Hong Kong, Singapur, New York’ta bile ulaşımı böyle karışık bulmadım, çok şükür haritaları, metro ağlarını vs de okumayı iyi bilirim ama nedense Berlin’nin ulaşımını hiç beğenmediğim gibi… Neyse. Cümleye devam edemeyeceğim 😀

Sonuç: Berlin’in Almanya ile bir alakası olduğunu düşünmüyorum. Zaten Almanca ya da İngilizce konuşmanıza da gerek yok, Türkçe daha çok konuşuluyor.

Bir de şu düzensizliği göstereyim size, doğru dürüst bir fotoğraf çekmenin bile mümkün olmadığı bir yer bence. Öyle sevmiyorum yani, Sony Center vs gibi güzel bulunan yerleri dahi övemeyeceğim boşuna.

Çok mu abartıyorum bilmiyorum ama ileride belki sevebileceğime bile ihtimal vermiyorum Berlin’i

9- En İnce Ruhlu Şehir: Viyana

”Viyana’da bir meydan var, iki katedral o kadar” filan diyen arkadaşlar(bir tane de değiller ki!) var, gerçekten var. Onları kınıyor, ” tüüğ yazıklar olsun, koskoca Mozart’ı bile çöpe attın, şehrin ruhu var, bi’ binalara bak, insanlar işini ne kadar düzgün ve istekli yapıyor bak bak” diyorum. Ne yani koskoca Viyana’ya; ” Şinitzeli güzel, sosisli yedik, Viyana kapılarından dayanmıştık hey gidi” filan denir mi? Sanat var sanat! Şuradan bir baksın burayı anında harcayan arkadaşlar Karlsplatz’a ve lütfen utansın.

Madrid’i harcayanlardan bile üzücü Viyana’yı harcayanlar, o bunu hak edecek ne yaptı?

10- Avrupa’nın En Romantik Başkenti: Stockholm/ İsveç

İsveç’e ait her şeyi seviyorum. Biraz ayrımcılık olacak ama her şeyi tatlı geliyor. Norveç kadar pahalı olmasa da evet tuzlu bir şehir Stockholm. Ama estetik var sanki her şeyde… Metro istastonlarından, şehrin dokusuna, vitrinlerdeki mobilyalara ve insanların kılık kıyafetine kadar olumlu, sade, düzenli bence her şey.

Minik adacıklar, suyun verdiği huzur ve Gamla Stan(eski şehrin) sıcak renklerine kadar seviyorum her şeyiyle Stockholm’ü.

Görüş alanına düşen 5 insandan 4’ünün köpekleriyle gezmesini biri açıklayabilir mi lütfen?

Ayrıca iddia da ediyorum illa ki romantik bir başkent arıyorsanız, bence orası Stockholm! Şehrin dokusu, kalabalığın daha az oluşu, temizlik, dert tasa olmayışı, bence Stockholm’ü İtalyan’dan çok Bangledeşliler’in olduğu Roma’dan ve kaba saba Eiffel Kulesi’nin altında Senegalli- Arap satıcıların nefes aldırmadığı Paris’ten çok daha romantik yapıyor.

Refah güzel bir şey vesselam…

Buyrun siz karar verin, sevgi pıtırcıklığı mı ararsınız, savaş izi mi sürmek istersiniz, vatanımdan çok uzaklaşmayım mı dersiniz veyahut müzik mi dinler, galerimi mi gezersiniz. Tabii bilemem. Benim param çok harca harca bitiremiyorum mu dersiniz ya da ne bileyim banane ben Türkçe konuşacağım bir yerlere gitmek istiyorum mu ararsınız… Siz karar verirsiniz gerisine artık.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir