Fas'ın mavi incisi

İsmini bilmeseniz bile internette bolca bi’takım mavi şehirlerin fotoğraflarına rastladığınıza eminim. O mavi şehirler nerede diye sorarsanız, fotoğraflarına rastlamış olacağınız yer muhtemelen Hindistan’daki Jodhpur şehri ya da daha da popüleri olan Fas’ın Chefchaouen (Türkçe Şafşavan) adlı minik şehridir.

Fotoğraflara bakınca inanılmaz güzellikte mavi tonları ve gidip görenlerin ballandıra ballandıra anlatmalarından dolayı ‘The Blue Pearl Chefchaouen’ (Mavi İnci Şafşavan) gibi cafcaflı kelimelerle etiketlenen bu şehir tabii ki sizde şöyle bi’ buraya gitme isteği uyandıracaktır. Peki ya sizce davulun sesi her zaman uzaktan geldiği kadar hoş mudur?

Fas’ın o ünlü mavi şehrine yaptığım yolculuktan sonra, Şafşavan hakkında bir miktar hayal kırıklığına uğradığımı söyleyebilirim. Bu yazıyı bir yere gitmeden çok araştıran biri olarak umduğumun da ötesindeki aksilikle karşılaşmam ötürü, orada geçirdiğim zaman dilimindeki gözlemlerime dayanarak derlemek istedim. Ben gezilerimde fazla aksilik yaşayan biri değilim aslında. Fazlaca önlem alırım, plan yaparım ve gitmeden o ülke hakkında ne bulsam okumaya çalışırım. Fakat Fas oldukça sürprizli bir yer ve benim çıktığım uzun ve yoğun bir yolculuğun son ülkesiydi ki, birazdan anlatacaklarımın yer yer dramatik cümleler içermesinin sebepleri de bunlar olabilir.

Bir de… Belki de bu sitede ilk kez en az bilgi verdiğim, en subjektif yazdığım yazı Şafşavan hakkında bu yazdıklarım olabilir… Amacım kesinlikle heves kırmak ya da burayı kötü biri yer olarak kestirip atmak ve öyle olduğunu söylemek değil. Ben genelde gittiğim yerlerde yaşadığım ufak aksiliklere aldırmayan, gezdiğim yerlerin kusurlarını da farklı kültür ürünü yerlerde oldukları için kendi standartlarıma göre yargılamamaya çalışan, hoşuma gitmeyen yerleri tolere edebilen biriyim. Her yerin tadı ayrı… Yani bir yerleri kötü olarak kestirip atmak için oranın sadece kalabalık olması, yemeklerin berbat olması ya da pis bir yer olması filan yeterli sebepler değil….Fakat gittiğim yerleri tabii ki eleştiririm ve çelişkili bulduğum noktaları söylerim. Örneğin; Fas insanı gerçekten yoruyor, çok pis de bir ve insanları oldukça çıkarcı bir ülke fakat burayı bir oyun parkından farklı ve büyüleyici kılan biraz da üç yüz yıl öncesine gitmişsiniz izlenimi yaratan o mistik hava bir yandan da…

Şimdilerde seyahat bloğu yazan kişilerde yeni içerik üretmek adına gittiği yerleri kötülemek gibi bir moda başladı. Örneğin Slovenya’daki Bled Gölü için bile hiç yoktan bir şeyler uydurabiliyor ya da Bali gibi bir yere bile fazladan kulplar takıp, şu yazımda belirttiğim derinlikten bihaber oldukları için gittikleri otelin hizmetine göre yargılayıp Bali’yi kolayca harcayabiliyorlar.

Bu ‘yaratıcılık’ sınırlarını zorlayan bloggerları geçersek bir de işin kaymağını yemek için atmadığı takla kalmayanlar var. Bende biraz iç dökme ve bezme durumu yaratan topluluk asıl bunlar oluyor. Çünkü bunlar genelde hayatlarının sadece mükemmel kısımlarını sosyal medyada haykırmaktan inanılmaz haz alan, çekindiği yüz fotoğrafın en iyisini hemen paylaşma ihtiyacı duyan, büyük bir ‘gezginler’ kitlesini oluşturuyor. Hatta bazıları var ki, önce kendisi bir keşif gezisine çıkıyor ve çeşitli tur fikirleri ortaya atıyor, insanlara da turu satmak için eksik bilgiyi bırakın özellikle yanlış bilgi veriyor. İnsanları ikna etmek için de gittikleri yerleri öve öve bitiremiyorlar.

Evet, belki de gittikleri yer mükemmeldir onların bakış açısına göre, sonuçta bakış açıları öznel şeyler, olabilir… Fakat aşikar şekilde ‘külliyen yalan’ diyebileceğiniz şeylerle de hiç fikri olmayan insanları özendiriyorlar ya da yanlış bilgi ile dolduruyorlar.Herkesin kişiliğine göre bir gezi bulunabilirken neden sadece bir yeri abartarak olumlu gösterme çabasındalar pek anlayamıyorum. Demek istediğim, insanlar sonra Hindistan’a gidince şok yaşabiliyor örneğin. Herkes kaldıramayacaksa Hindistan’a gitmek zorunda değil, dünyada başka yer mi yok…(mesela Hindistan hakkında şöyle bir yazım var, ne demek istediğimi daha iyi anlamak için, belki bakabilirsiniz daha sonra)

Fas’ın mavi şehrine dönersek… Burada evlerin maviye aslında neden boyandığı hala tam olarak bilinmiyor, fakat İspanya’dan kaçan, hatta bir kısmına II. Beyazıd’in de  sahip çıktığı şu Sefarad Yahudileri’nin buraya yerleşmesi ile başlamış şehrin maviye boyanması. Şehir neden mavi sorunun cevabı: inançlarında maviyi cennet sembolü olarak kullandıkları için mi böcekleri uzak tutmak için mi, artık her neyse ne… Aslında tam olarak bilinmiyor da… Benim niyetim bunlardan bahsetmek değil. Çünkü bu bilgileri zaten ‘wikipedia’dan bile elde edebilirsiniz. Binlerce takipçisi önünde Türkçe gramer bilmeden yazmaya devam edenlerin; kopyalama yapıştırma ya da berbat İngilizce’leri ile yalan yanlış yabancı kaynaklardan yorum katarak tercüme ettiklerinden pek medet umulmaz fakat. Bilgilerin doğru, güncel, sorgulanabilir olması daha çok tıklanmasından daha önemli demek istiyorum.

Gerçekten de bilgi kirliliğinin ve dürüstlüğün  bence sorgulanması gerekiyor. Örneğin Orta Çağ’da İspanya’da engizisyonda kaçan  Sefarad Yahudileri’ne kimi içerik üreten çıkıp 1930 (!pes) Fas topraklarına yerleşmiştir diyebiliyor. Şakacı Orta Çağ’ı 20. yy sanıyor herhalde… Kimi Yahudiler maviyi severmiş de hem de mavi güç-kuvvet vs sembolüymüş de ondan mavi boyamışlar gibi bir şeyler uyduruveriyor… Kimi daha önce yazılmış 2-3 yazıyı kötü bir şekilde birleştiriyor, kolayca bir şeyler hazırlayabiliyor ve orada yaşayan bir yerel ile muhatap bile olmadan, otellerinde kalan zamanında kafa dinleyip, sosyal medyada boy boy fotoğrafları ile güya nispet yapıyor.

Iyy neyse, bunlar saymakla bitmez çelişkideler ve çoklar… Ben kendi başımdan geçenleri ve gözlemlerimi kısaca aktarmaya geçeyim artık…

İspanya’dan Tangier (Tanca)’ya oradan da Fas’ın mavi şehrine ulaşıyorum. Tangier ile Şafşavan arasındaki mesafe aslında 1,5 saatlik bir mesafe. Fakat benim bu rotayı toplamda 19 kg.’lık sırt çantalarımla tamamlamam için harcadığım zaman 6saat kadar! (n’apayım 1 aylık bir gezi bu çantalar ondan ağır. Bu arada, Fas da son ülke olarak fazladan sabrımı taşırma potansiyeline daha gelmeden ulaşmıştı bile orası da ayrı…)

Tanca’da kaldığım hostelin çalışanlarından aldığım bilgiye göre otobüs biletini önceden almam gerekmiyor zaten her 1.5 saatte bir filan otobüs var… Sen sadece 5 Dirhem daha fazla verip klimalı olanı tercih et diyorlar. İyiymiş…

Tanca’nın Medina’sından (Fas’taki Orta Çağ’dan kalma eski şehirlere verilen genel isim bu) otobüs terminaline gitmek için anayola çıkıp yirmi dakika sonra bir taksi nihayet çevirebiliyorum. Neden? Çünkü Fas’ta taksi kullanmak zorundasınız, normalde çok ucuz olan bu taksiler turiste öyle değil işte… Kimi taksimetre açmaz, kimi pazarlığı uzatır, kimi ben o yöne gitmiyorum der… Neyse.

Varınca terminale tabii ki otobüs bulamıyorum, bulduğum da en erken beş saat sonra hareket edecek. (ki bu Fas’taysanız altı yedi saat sonra demek oluyor). Ama Tanca-Şafşavan rotası sık kullanıldığı için taksi paylaşarak da gidebiliyorsunuz. Bu sırada bilet bulamadığımı görüp, bana taksileri öneren kişi elimden tutup, ben giderim amca desem de beni taksiciye zorla kendi götürüyor, çünkü bahşiş istiyor, hanım evde bekliyor. 1 saat kadar taksinin dolmasını bekliyorum. Kolunda altın bilezikleriyle yol boyu instagramı şenlendiren tatlı kızlar, hiç sevmediğim Arap ezgileri, bazı adamlar, Fas’tan hiç beklemediğim dağ-orman ve doğada bolca plastik poşet manzaraları eşliğinde yedi kişi gidiyoruz. Yanımda oturan adamın bacaklarını aça aça oturup, kötü kokması ve arada da burnunu karıştırması dışında bir sorunum yok. 43 derece sıcaklığa, viraja, arabanın içindeki açık her pencereden yüzüme gözüme dolan toza toprağa diyecek hiçbir şeyim yok. Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete mantığı ile zaten bu durumu çoktan kabullenmişim.

2,5 saat sonra Şafşavan’a varıyorum, telefonum konum bulamıyor, neyse ki rezervasyon için her ihtimale karşı aldığım ekran alıntıları var. Otobüs terminalinin, eski şehirde olan hostelime aslında çok mu uzak yoksa gerçekten 10 dakika yürüme mesafesinde mi olup olmadığı konusunda etraftakilerle biraz Fransızca-İspanyolca-İngilizce ve tabii ki hiç bilmediğim Arapça karışımı bir dille durumun kritiğini yaparak yine zaman kaybediyorum. En sonunda bir taksi ile eski şehre ulaşıyorum ve mesafe yakın ama bu yokuşu çıkamazdım bugün, ay iyi ki 15 Dirhem’e kıymışım diyorum.

Bu arada, kalacağım yerin konumu yanlış çıkıyor. Zaten sokaklar labirent gibi. Merdivenleri, yokuşları aşıp; sevgili fazladan ağırlıklarımla serçe gibi sekerek, bir dükkandan öteki tezgaha gidiyorum. Nihayet İngilizce konuşan bir satıcı var! İyice de bir adam(gördüğüm en iyi Faslı bence oydu). Diyorum siz yine iyisiniz, o da diyor burada insanlar daha iyidir. Buraları 2011’de Giorgio Armani için reklam çekilip,ünlülerin gelmeye başlamasına kadar sakin bir yerdi, o nedenle insanı henüz bi’ Marakeş’tekiler kadar paragöz ve saldırgan değildir, son 3-4 yıldır bu kadar kalabalık yoksa eskiden daha da iyidik diyor. Bu arada yanında bir kadın yokuş çıkmış, dükkanın önünde soluklanıyor. Adam, bu seni götürür evi yakın diyor. Kadın sağ olsun, arada kaybolup aslında isim karıştırdığını fark etse de değişik mavi tünellerden geçirerek beni hostele artık bi’ şekilde teslim ediyor. (bu arada ben üzerimdeki yükle en az bi’ 3-4 cm kısalıyorum)

Hostel ayrı bir rezalet… Onları şikayet ettim rezervasyon yaptığım siteye şimdi kapatacaklar, o derece… Çeşitli sebeplerle hayatımda konakladığım en berbat yerdi (dünyanın farklı yerlerinde,200’e yakın şehir gördüm şimdiye kadar ve Couchsurfing’te de berbat evlerde misafir olduğum oldu, düşünün…) Kendimi hayatım boyunca belki bir seyahatte en çaresiz hissettiğim ve ilk kez tek olmasam mıydı ki gezide dediğim an bu hosteldeydi. Şimdi bunun detaylarına girersem çıkamayız… Sadece şu noktada bir ekleyeceğim var. Şafşavan’da aldığınız konaklama hizmeti genel olarak berbat(ortada hizmet yok, güvenlik de yok) Sebebi insanların turizmle yeni tanışmış olması ve bir işletme zihniyetinden uzak olması. Şimdilerde evlerini pansiyona çevirmeye başlamışlar. Fiyatlar ise sanırsınız İskandivanlar… Sadece şunu diyebilirim, kesinlikle hostelde filan kalmayın, parası neyse verip otelde kalın. Ortalama iyi puanı olsa bile o mekanın, kesinlikle kötü referanslarını inceleyip öyle yer ayırtın. Çünkü uyanık bazı Faslılar tanıdıklarla ya da sahte hesaplarla puanlarını yüksek gösterebiliyor. Uyruğunuza göre muamele değişebiliyor. Kalacağınız yerde kesinlikle de Fas uyrukluların yorumlarını dikkate almayın, Avrupalılar’ın puanlamasına bakın.

Hikayeye dönecek olursak…

Resepsiyondakilere diyorum ki: Ben Fez’e devam edeceğim buradan. Bi’ telefonları filan yok mu bu otobüs firmalarının yer ayırtsak çünkü gelirken sıkıntı yaşadım canım bak diyorum. Kısaca yokmuş öyle bir hizmet… Fez’e ulaşmak için taksi, tren filan yok Şafşavan’dan, tek çare otobüse bel bağlamak…Sokaklara atıyorum kendimi, öğreniyorum ki Fez’e giden otobüslerin kalktığı terminal geldiğim yerdekinden farklı ve uzak. Hosteldekilere sizden gelecek yardım olmaz olsun diye hala söverken içimden, yine sokaktaki ‘amcalarla “yürürsün aslında, yürümesen mi ki ya da yav” kritiğini yaptıktan sonra ben şehirde nasılsa yeniyim, Medina dışı yerleri de keşfedeyim, dönüşte olmadı taksiye binerim diyorum.

Bu arada açım da… Güya bulduğum en temiz yerden aldığım tek bir dilim kekin içinden bir sürü bir şeyler ve çuval ipi çıktıktan sonra bende filmler iyice kopuyor. Aklımdan artık iyice sokak köşelerdeki uyuz kapmış ve ölmek üzere olan yavru kedileri, çeşitli canlı dışkıları ve üzerinde uçuşan sinekleri, insanların simsiyah tırnakları artık hiç çıkmıyor.

Yani o gün boyunca ve sonraki gün Şafşavan’da bir şey yiyemiyorum… Portakal suyu diye bir şey iyi ki var… Zaten içindeki minik böcekleri umursamadan bol şekerli nane çayları höpürdetilen, önünden geçerken bile garsonların yakanızı alacaklı gibi bırakmadığı meydanki mekanlara alıcı gözüyle bakmam ve üstüme üstüme gelen kalabalık ve seslerden kendimi izole etmem imkansızken, yemek filan hak getire benim için o saatten sonra…

Sahi… Otobüs terminaline giderken bari neşemi bulacak şeylerle karşılaşıyorum. Koyunlar var şehrin ortasında; hür ve özgürler…

Sonra otobüs bulamıyorum, çünkü Şafşavan’dan başka yerlere gidecek otobüsler talebi yeterince karşılayamadığı için yer yok. En sonunda tek bir saatte zar zor bir tane klimasız araç buluyorum.

Ertesi gün klimasız o araçla normalde 4 saatte bitebilecek ama 6.5 saatte tamamlayabildiğim bir otobüs yolculuğu bekliyor beni, ne hoş… Üstelik havasızlık, ağustosta Fas sıcağı hiçbir şey değil… Daha fenası ter kokusu, kirden görünmez koltuklar ve aracın arkasında bir gurup halinde bulunan 1 Türk, 2 Hollandalı, 2 İtalyan, 4 Alman, 1 İspanyol, 3 Fransız ve 1 Rus hatrına eski kusmukların üstüne gelip iyiliğimize bulaşık detarjanı kıvamında gül bi’ şeysi döken ve bagajlarımız için ekstra haraç isteyenler…

Hikayemiz bu şekilde mutlu son bir de aşağıdaki paragrafta bekleyen acı gerçekli isyanla bitiyor.

Satıcıların, Jebela kadını şapkaları ile poz vermek isteyen turistlerin, Uzak Doğulular’ın bir türlü boş bırakmadığı sokakları tenha yakalamak için; yolculuk yaptığım o  gün sabahın altısında kalkıp, sokakları arşınlayan bana o otobüs yolculuğunun bıraktığı travmayı tahmin edebiliyor musunuz bilmem… Oysa işkencesi o kadarla da bitmiyordu o yolculuğun… Zıp zıp yolda ilerleyip, herkes çeşme gibi terlerken uyumayı bir yana bırakın, yanınızda bir de Hollandalı bir çocuk otursa ve Fas portakallarından konuya girip, Türkiye’de Hollanda’ya karşı yapılan ‘portakallı barışçıl eylem’den (hatırladık mı olayı diyeceğim ama unutmak ne mümkün…) çıksa dört saat boyunca, siz nasıl hissederdiniz, nasıl savunurdunuz kendinizi o yorgunluğun üstüne  acaba?

Bu arada, sabah sabah fotoğraf çekerken bir anda ortaya çıkan ve kendisinin fotoğrafını çektiğimi sanıp bas bas ”en iyi din İslam, hep siz Avrupalılar geldiniz bizi rahatsız ediyorsunuz” diye milletimi bilmeden bağıran yaşlı amcadan, bana etmedik küfür bırakmamasından detaylı olarak bahsetmiyorum bile…

Sonuç olarak, özellikle Instagramda yer yer çemkirmelerime ve yanlış bulduğum başka şeylere yer versem de blogta ilk kez bu kadar dolmuş bir şekilde yazı yazıyorum çünkü gerçekten bardağın taşması için son damlayı Şafşavan tuz biber olarak tamamladı.

Tekrar belirteyim, seçilmiş fotoğraflarda gerçekten de çok albenili duran Şafşavan’a gitmeyin kesinlikle demiyorum! Fakat bazı şeylerin, özellikle de turizmin ne kadar algı yönetiminden ibaret olduğunu ve sorgulamadan okuyup geçerseniz bilgi kirliliği ile zehirlenebileceğinizi hatırlatmak isterim. Çünkü insanların hayalleri ile oynamak, zamanlarını çalmak ya da ziyaret ettikleri yerden hayal kırıklığı ile dönmelerine sebep olmak çok kolay kimisi için…Onlar,birtakım değerlerin doğruluğunu yanlışlığını sorgulamayı bırakın, haklarında düşünmüyorlar bile çünkü ‘business’ yapıyorlar. Keşke her alan televizyondaki şov programlarına dönmese ve insanlar buna izin vermese, daha gerçek eğlenceler peşine düşse… Değil mi?

Sahi unutmayın… Gidecekseniz ve eteklerinizi savurarak pozlar verip, profil fotoğraflarınızı güncellemeye niyetliyseniz, sabah bayağı bi’ erken kalkın siz, bir de bastığınız yerlere dikkat edin… Ama fotoğraflarda pek güzel çıkıyor işte bu mavi şehir n’aparsınız… Gitmişken bir de İspanyol Camisi’nin bulunduğu tepeye kan ter içinde tırmanın ve şu fotoğraflardan bir tane çekin tabi… Sonuçta cennete giden yol dikenlerle süslüdür ve ”no pain, no gain” hayatın mantığı, değil mi… Sadece mavi şehir Şafşavan ve daha nice yerleri huzur dolu, katıksız bir cennet olarak nitelendirmeden önce, bu yönleri de bilin istedim ben, o kadar…

Peki Fas genel olarak nasıl bir yerdir: pahalı mıdır, insanları nasıldır, ne alınır, güzel ülke midir, acaba bana göre midir filan derseniz de cevabı şu yazımda toparlanmış halde.

2 comments

///////////////
  1. Nazlı

    Okuduğum en samimi ve dürüst gezi yazısıydı. İnstagram dan keyifle takip ediyordum şimdi de tüm yazıları sırasıyla okumaya geldim. Yaşadığın bu tecrübelere yorum yapacak kadar ülke gezmedim ama sayemde burayı gezmiş kadar oldum. Teşekkürler Elif🎈💙

    1. Elif Pelit

      Bu olumlu geri bildiriminiz için çok teşekkürler ❤

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir