Baltık ülkelerinin en yaşanılası şehri: Letonya'nın başkenti Riga

Letonya yüzölçümü ve insan nüfusu itibariyle minik bir ülke. Minik derken bayağı minik… Ülkede toplamda 2 milyon kadar insan var ve bunun üçte biri de başkent Riga’da yaşıyor. Nüfusun yarısını orijinal olarak Letonyalılar oluştururken, üçte birini de Ruslar oluşturuyor. Geriye kalan milletler ise doğu ülkelerinden gelen göçmenler değil de benzer etnik kökenleri olan, çoğunluğu aslında savaş mağduru farklı milletlerden oluştuğu için; ülkede Avrupa ve Rus izlerini aynı anda gözlemlemek mümkün. Bu nedenle olsa gerek, kaos yerine müthiş bir düzen mevcut.

Minik dediysem ülke için gezip görebileceğiniz yerler yok olarak algılamayın. Özellikle yaz aylarında, serin bir iklimde tatil yapmayı tercih edenler için inanılmaz güzellikte bir yer. Hatta başkent Riga o kadar güzel ve az tanınmış ki, gitmeden de iyi şeylerle karşılaşacağımı bilsem de Letonya’yı gördükten sonra buranın tahminimin ne kadar ötesinde olduğunu tarif etmem mümkün değil.

Tarih boyunca özellikle de bir İsveçliler, bir Almanlar bir de Ruslar’dan çekmediği kalmayan Baltık Ülkeleri’nin ağır savaşlar atlatıp, Sovyetler’in dağılmasıyla 1991 yılında bağımsızlıklarına kavuşan genç ülkeler olmalarına rağmen; Avrupa Birliği’ne üye olmaları, müthiş bir düzeni koruyabilmeleri, sistem oluşturabilmeleri, üstelik kültürlerinden fazla da ödün vermemelerini görmek inanılmaz.

Baltık Denizi ve etrafının tümünü gördükten (İskandinavlar’ı da kastediyorum) sonra artık gittiğim pek çok yer gözüme aşırı pis, düzensiz görünmeye başladı. Baltık’ta hakim olan düzen ve temizlik, özellikle Letonyalılar’ın Ruslar’ın etkisinde daha çok kaldığını düşündüğümden ve biraz kapalı bir toplum olmalarından  ötürü bana daha da abartılı geldi. Ruslar’a benzerlikleri ise el sanatlarında ve hediyelik eşyalarda bile açıkça fark ediliyor. Süslü Rus paskalya yumurtaları ve hatta bizim evdeki orijinal Rus Matruşkaları’nın birebir aynısını orada görecek kadar benziyor…

Dakiklik, temizlik ve bilinçli çevre kullanımı arayanlar için Baltık bulunmaz bir nimet ve Letonya aralarında yaşamak için bence en ideali. Ben kendi adıma nedense o kadar az turist olmasına üzülmekle birlikte sevindim. İtalya, Fransa, İspanya gibi ülkelerde 2-3 katı paralar harcayarak, metrekareye 100 kişinin düştüğü yerlerde fotoğraf çekmeye/çektirmeye çalışmak buraları gördükten sonra bana o kadar dayanılmaz ve deli saçması gelmeye başladı ki…

Riga’ya dönecek olursak; burası aslında 12. yy’ın sonlarına doğru, Letonyalılar’a topluca Hıristiyanlığı benimsetmek için kurulmuş. Daha sonra 16. yy’da reform ile Letonyalılar Protestan mezhebi ile tanışmışlar. Bu nedenle şehirde göreceğiniz çoğu kilise, alışık olduklarınızın çok ötesinde ve farklı farklı mezheplere özgü olacak. Aynı zamanda, Rus izlerini insanların giyim kuşamından, semt pazarlarına ve mimariye kadar en çok gözlemleyebileceğiniz ülke Letonya. Letonya’nın insan çehresi, dili de Ruslar’dan en çok etkilenmiş olanı. Her ne kadar Litvanya ile ‘Baltic Sister’ deseler de birbirlerine emin olun hiç ama hiç benzemiyorlar.

Başkent Riga’da ise sanmayın ki Rus etkileri ile inşa edilmiş kaba ve korkutucu Sovyet binaları var. Müthiş romantik binalarla dolu bir şehir sizi bekliyor. Riga’daki ‘Old Town’ (eski şehir) ise Avrupa’dakilerin en büyüklerinden ve UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası Listesi’nde! Hiç azımsanmayacak kadar çok sayıdaki romantik binaları, farklı mezheplere ait kiliseleri, arnavut kaldırımları, yeşilliği ve yakılıp-yıkılan yerlerin de restore edilmiş olmasıyla ya da korunmasıyla  büyüleyici ve masalsı bir yer Riga…

Genel olarak ben rehber hazırlarken, şehirlerde mutlaka eleştirecek şeyler bulurum. Fakat burada yok, o kadarını söyleyeyim… Onca düzen, toplu taşıma araçlarının sıklığına rağmen; kurallara uyan, bilinçli, okuyan bir topluma sahip. Şehrin her tarafı ise yemyeşil kocaman parklar, kanallar ile dolu. Kanallar boyunca su samuru bile görmeniz mümkün! Bence Riga, mümkünü olsa, benim için yaz aylarında 3-4 ay yaşayabileceğim ideal bir şehir çünkü: Sosyal aktiviteleri bol, herkes fazlasıyla kendi ile meşgul, sizi yoran bir telaş ya da yüksek ses etrafta yok… Hergün kitabınızı yanınıza alıp, 1€’ya inanılmaz şekilde iyi kalitedeki kahvenizle parklarında keyif yapmalık…

Riga’nın eski şehirine mümkünse çok zaman ayırmalı ve sokak sokak gezmelisiniz. Bir sürü fotoğraf karesi elde etmeniz ve bu sırada bolca konservatuarlı sokak müzisyenine rastlamanız mümkün.

Riga’nın eski şehri saymakla bitemeyecek ‘ponçiklik’lerle, sivri kulelerle ve inanılmaz tatlı kafelerle dolu. Her adım başı dikkatinizi çekebilecek bir şeylere rastlamanız mümkün. Bu belki bir kurabiye dükkanı, belki farklı renkte bir kilise, çatısı ve pencereleri farklı bir apartman, ufak tüneller yaratan evler, belki de sokakta dans eden birileri olabilir…

Eski Şehir aslında II. Dünya Savaşı esnasında yerle bir olmuş. Fakat şimdi oldukça detaylı bir plan çerçevesinde binalar tamamen restorastyon görmüş. Riga’nın eski şehrinde atlamamanız gereken noktalardan birini ise ayrıca belirtiyorum:

House of Black Heads (Siyah Kafalıların Evi)

Burası 14.yy’da buluşma, çeşitli organizasyonlar düzenleme yeri ve parti alanı olarak kullanılmaya başlanan bir yer. Fakat 17.yy’da bir Alman tüccar locası olan ‘Black Heads’lerin sembolü haline gelmiş. Günümüzde ise Riga’nın en güzel binası olarak anılan yapı oluyor, Letonya Cumhurbaşkanı da burada ikamet ediyor. Aynı zamanda turuncu sivri kuleli bu yapıların alt katı turist ofisi olarak kullanılıyor. Letonya hakkında her türlü bilgiye ve haritaya, broşüre buradan ulaşabilirsiniz.

Freedom Monument (Özgürlük Anıtı ve çevresi)

Riga’daki bu yapı Letonya’nın bağımsızlık savaşında ölen askerler adına 1935 dikilmiş. Günümüzde ise pek çok devlet töreni bu alanda yapılıyormuş. Etrafı oldukça kalabalık ve heyecanlı oluyor. Mesela etrafınızda ansızın bir misyoner belirebilir, Riga’da bu kadar turisti bir arada gördüğünüz nadir noktalardan biri de olabilir… Bir yandan da köpeklerini geziye çıkarırken sokak müzisyenlerini dinleyen amcaları görebilirsiniz. Çok düzenli ve sıradan görünse de bence gözlem yapmak için değişik ve zaman geçirilmesi gereken bir yer. Tabii Çinliler gibi 124 kez Letonya’nın üç bölgesini temsil eden yıldızları çekmek gibi bir hobiniz varsa çok daha fazla zaman ayırabilirsiniz. Ayrıca çok yakınındaki ulusal opera binasını ve universiteyi de incelemeyi atlamamalısınız.

Riga Central Market (çevirirken merkez pazarı değil de camiisi diyesim geliyor)

Riga’daki merkez tren istasyonunun çıkışında yer alıyor. Normal bir semt pazarı da olduğu gibi kapalı bölümleri de var. Bir ülkede ne çeşit besinler tüketilir,  pazar neye benzer merak ederseniz; hafif asabi, pek sarışın ve nedense hep kısa saçlı; bol rujlu, kırmızı ojeli ablalarımız çeşit çeşit tezgahta sizi ‘no photo’ demek için bekliyor.

İnanılmaz fazla deniz ürünün olduğu kısma, sırf Letonyalılar’ın temel besinlerinden biri olan kurutulmuş balıkları görebilmek için bile, kötü kokusuna rağmen bakmanızı öneririm. Bence pazarın en ilginç kısmı Baltık’tan çıkmış kimisi hala canlı olan deniz ürünlerinin olduğu bu reyonlar ile yerel halkın yediği salam-sucukların olduğu kısımlar. Belirtmeden edemiycem, hayatımda bu kadar havyarı bir arada gördüğümü hatırlamıyorum…

Art Nouveau(Jugendstil) Binaları’nın olduğu bölge

Yani ‘New Art'(Yeni Sanat) anlayışına göre inşaa edilmiş binaların olduğu bölge. Bolca melek tasvirlerine, çıplak heykellere ve çiçek desenlerine rastlayıp, insanda hayranlık bırakan süslü binalarla karşılacağınız bölge oluyor. Pek çok ülkenin en şaşalı yerinde diğer ülke konsolosluklarının bitmesi gibi, çoğu ülkenin temsilcilikleri bu bölgede yer alıyor. Ayrıca Yahudi Getto’su ve çeşitli sanat müzeleri de bu bölgede bulunuyor.

Nativity of Christ Cathedral (Riga’daki En Büyük Ortodoks Katedrali)

Riga’daki en büyük Rus-Ortodoks kilisesi oluyor. İçeride fotoğraf çekmek aslında yasak fakat ben tabii ki de çektim. Dışarısı altın kubbeli, devasa hacmi ile kendini belli ediyor. İçindeki detaylar ise dışarıda gördüklerinizden daha inanılmaz. İçerideki resimler ünlü Rus ressam Vasily Vereshchagin’a aitmiş.

Latvian Art Academy (Letonya Sanat Akademisi)

Çeşitli sanat etkinlikleri burada düzenleniyor. Çok yakınında ise kütüphanenin kafesi ve oldukça tatlı parklar var, bu nedenle benim çok beğendiğim bir bölgede (aslında beğenmediğim bir bölge yok). Önünde eski bir Venüs bir heykelinin aynalarla modernize edilmiş hali, benim ‘body-positive’ (beden olumlama)bir heykel olarak değerlendirdiğim ve  bence pek bir esprisi olmayan bir heykel var. Fakat bulunduğu sokağı atlamamalısınız. Zaten üstte bahsettiğim Nativity Cathedral ile bahsettiğim Art Nouveau Bölgesi ile de bir şekilde kesişiyor ve buralara çok uzak sayılmaz. Cetvelle çizilmiş gibi sokaklar işte,bir şekilde birbirine çıkıyor…

Riga’da ziyaret etmeniz gereken müzeler

Letonya ve Litvanya’nın en güzel yanı çoğu müze ve galerinin giriş ücretinin olmaması ya da çok uygun fiyata olması. Özellikle sahip olduğunuz Türk Lirası’nı dörde böldüğünüz bir dönemde, hak verirsiniz ki mesela bir Kopenhag’ta, girişi 20€’ya denk gelen müzeleri sinir bozucu bulup sayıp sövmem, Baltık’ı gördükten sonra çok daha normal olur… Ivır zıvır bir sürü müze olduğu gibi Letonya ve Baltık hakkında daha çok bilgi edinmek isterseniz kesinlikle atlamamanız gereken müzeler bence:

Museum of Occupation of Latvia (Letonya’nın İşgali Müzesi)

1940-1991 arasında Letonya’nın Nazi Almanyası ve sovyet Rusyası’na maruz kaldığı dönemi özetleyen müze. Normalde hemen ‘House of Back Heads’in olduğu Town Hall (Şehir Meydanı)’de bulunuyor. Fakat ben oradayken yeri Letonya Üniversitesi’nin yakınlarında bir yere taşınmıştı. Fakat bu durum restorasyondan ötürü olabilir. Aslında aşağıda bahsettiğim savaş müzesinin belli bir tarih için bir miktar genişletildiği müze diyebilirim. Fakat daha güncel bir tarihe merak duyanlar ziyaret edebilir.

Latvian War Museum (Letonya Savaş Müzesi)

‘Powder tower’ (17. yy’da barut tozları burada saklandığı için böyle denmiş) denilen oldukça eski bir kulenin içinde yer alıyor. Letonya’nın tüm tarihini (9.yy’dan Sovyet İşgali Dönemi’nin bitimi 1991’e kadar) özetleyen bir müze. Bu kocaman müzenin inanılmaz fakat girişi ücretsiz. Kışın 16:00, yazın ise 17:00’a kadar açık. İçeride çok farklı dönemlere ait farklı salonlar bulunuyor ve oldukça güzel düzenlenmiş. Özellikle Letonya, diğer Baltık Ülkeleri Ruslar ve Almanlar’dan ne kadar etkilenmiştir, başlarına neler gelmiştir, kültürlerini nasıl korumuşlardır merak ediyorsanız her türlü detayı bulabilirsiniz. Reform öncesi Letonya hakkındaki bilgiler ise ne yazık ki henüz İngilizce’ye çevrilmemişti.

Old KGB Building ( Eski KGB Binası)

Sovyetler Birliği Dönemi’nde Комитет государственной безопасности (Komit Gosudarstvennoy Bezopasnosi) yani  Sovyet Haberalma Teşkilatı’nın insanlara işkence ettiği ve onları mahkum ettiği bina burası oluyor. Tüyler ürpertici bir yer olmakla birlikte, savaş gerçekliklerini kaldırabilecekseniz sergiden fazlaca bilgi edinebilirsiniz. Örneğin, mahkumlar nasıl iletişim sağlıyordu, mahkum edilenler kimlerdi, şimdi cesetleri neredeydi, ne gibi yöntemlerle işkence ediliyordu…İşkence odalarına girmek için rehber ile gitmeniz gerekiyor. Oldukça insanı gerek bir ortam olduğu yetmezmiş gibi, Letonyalılar arasında şakası da var: ”bu binanın balkonu Letonya’da Sibirya manzarası sunan tek yer”miş diyorlar.

Riga’da iyi manzara seyredebileceğiniz yerler

(bakın bu öneriler her yerde yok!)

Pek çok rehberde bilim akademisi(yukarıdaki fotoğrafta solda, belli olan bina), eski şehrin ortasındaki insan Uzak Doğlular ile köşe kapmaca oynatan eski şehirdeki o en büyük sivri-alttan bombeli kuleye sahip St Peter’s Kilisesi(aşağıda) ve radyo kulesi(yukarıdaki fotoğrafta köprünün arkasındaki sivri yapı) manzara için öneribilir.

Fakat bunlar için para ödemeniz gerekli ama ben danıştığım Letonyalılar’dan iki yer önereceğim, üstelik buralardan manzara çok daha iyi ve malumunuz beleş mal baldan tatlıdır…

Radisson Blue’nun Terası

Zaten görmeniz gereken bir yerde bulunuyor. Art Nouvenau binaları ile ulusal opera, parlamento ve mutlaka görmeniz gereken ihtişamı ve altın rengi kubbeleri ile zaten kendini fark ettirecek Nativy of Christ Katedrali’ne çok yakın.

National Library of Latvia (Letonya Ulusal Kütüphanesi)

Burası hemen eski şehrin olduğu kısımdan, taş köprüden Daugava Nehri’nin diğer kısmına geçtiğinizde rastlayacağınız yer oluyor. Dışarından değişik şekilli bu yapı, yanına yaklaştıkça sinir bozucu bir Sovyet Dönemi’nden kalma beton yığınıymış gibi görünse de içerisi şaşırtıcı derecede modern.

Eşyalarınızı bir dolaba kilitleyip, görevlilerden ziyaretçi kartı alarak yukarı çıkabilirsiniz. Kütüphane olmasınızın güzelliği dışında, bu kadar yüksekten şehre bakabilip daha da tatlılaşacağını ben de tahmin etmemiştim. Fakat çalışma odalarının nehre bakan kısmında sessizlik için şehir manzarasının tadını çıkarabilirsiniz.

Ama manzaranın ötesinde benim asıl dikkatimi çeken kısmı,birlikte eğimli 7 katlık kocaman cam bir duvarı andıran salonları ve bağışlanmış kitaplardan oluşan rafları olmuştu. Aşağı baktığımda, yükseklik korkum olmamasına rağmen vertigo yaratıyordu.

Baltık Ülkeleri’nde daha başka neler var, ne yenilir ne içilir, insanları nasıldır, bu ülkelerde başka nerelere gidilir, ne kadar bütçe ayırmalı, sen ne harcadın, havalar nasıldır derseniz, aklınıza gelen/gelebilecek tüm soruları topladığım bir yazım var şuraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Geneli boşver özele bakalım derseniz de:

Vilnius rehberi için şuraya

Trakai ve Karay Türkleri hakkında bilgi için hop buraya

Estonya’nın başkenti Tallinn rehberi için buna

Finlandiya tarihi ve ufak Helsinki notları için de şuna bi’ bakmaya o zaman…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir