Ben 6 aydır Yeni Zelanda’da yaşıyorum. Türkiye’de sahip olduğum birtakım etiketleri ise geride bırakalı 1 yıldan fazla olacak. Seyahatin benim için neden bir varoluş sebebini ve eninde sonunda yaşadığım ülkeyi değiştirmem neden gerektiğini şu yazıda size anlatmıştım. Önce o yazıyı okuyabilirseniz, nasıl bir hayat görüşüm olduğunu ve o yazıda bahsettiğim bakış açısına sahip olmak için Türkiye’de ne gibi sorgulamalar genel olarak günlük hayatımın bir parçasıydı anlayacaksınız.

Aşağıda okuyacağınız paragraflar ise  Türkiye’de savunma sanayi için çalışan bir mühendisken neden/nasıl umutsuz hale geldiğimi anlatıyor. Sahip olduğum-olacağım etiketleri Türkiye’de geride bırakmaya karar verdiğim süreci ve Türkiye’deki ekonomi, akademik hayat ile ilgili sorgulamalarımı içeriyor. Sosyal medya üzerinden aldığım mesajlarda sürekli mesleğim(uçak mühendisliği) ve mezun olduğum okul (ODTÜ) ile alakalı sorulan sorulara-yapılan yorumlara da yanıt verir diye düşünüyorum.

Bu yazıda, Türkiye’deki sınav sistemini, meslek tercihlerimiz-toplumun beklentisi, beyin göçünün tüm boyutunu gerçekleriyle, birebir yaşamış biri olarak anlattığımı düşünüyorum. Amacım kesinlikle şikayet etmek değil. Bakış açımı değiştirip, kişisel mutluluğumu ve ruhen sağlıklı bir birey olabilmek için uğraşımı anlatıp, sonunda da hayatın acı veya tatlısıyla bir bütün olduğunu vurgulamak aslında.

Benim geride bıraktığım hayatı gayet memnun şekilde yaşayan insanlar da olabilir, nitekim en yakın arkadaşlarım Türkiye’de Roketsan, Aselsan, TEI, TAI, Tübitak SAGE gibi büyük kurumlarda çalışıyor. Buraları çekilebilir buluyor ve seviyor olacaklar ki hayatlarına mutlu mesut, Türkiye’deki ortalama insanlardan fazla (fazla dediysek o kadar büyük bir şeyler de değil sanıldığı kadar ve yurtdışında mühendis olarak çalışmakla karşılaştırılmayacak kadar az aslında) maaş almakla motive olarak devam ediyorlar…Fakat ben mutsuzdum, çünkü dünyada çok yeri ve daha mutlu insanları, insanların ne şekilde mutlu olduğunu veya olmaya çaıştığını çok defa görmüş ve kıyaslama fırsatı yakalamıştım. Onu da size genel hatlarıyla yine o yukarıdaki giriş paragrafında bağlantısını verdiğim yazıda bahsetmiştim.

Herkes Seyahat mi Etmeli? Herkes Göç Ederse Türkiye’nin Hali Ne Olacak?

Ne demek istediğimi ve dünyada kaç ülkeyi kıyaslayıp yetinemez hale geldiğimi aşağıda ne koşullarda/nasıl/ne zaman seyahat ettiğim, nereleri gördüğüme baktıktan sonra belki biraz daha iyi anlayabilirsiniz.

2016’da Dünya ve Ben

Hayatımın En garip Yılı 2017 ve Yıl Başının Özeti: 20 Ülke, 50’den Fazla Şehir, Ama Nasıl?

Herkes  dünyayı bu kadar keşfetme-bilme ihtiyacı duymayabilir…

Bundan tam 1.5 yıl kadar önce (vay be, tam o kadar olmuş, aralık 2016’dan bahsediyorum) TAI’de tam da önemli bir toplantımın olduğu, finallerin, ödevlerin,projelerin birbiri üstüne geldiği bir günde; günün 7. Kahvesini içerken gecenin üçünde(!) ve sabah 07:00’de kalkmak zorundayken aklıma şu soru geliyordu: ‘’gidip Kamboçya’da ya da Nikaragua’da gönüllü olarak İngilizce öğretmenliği filan yapsan acaba mutlu olur muydun?’’ Cevap evetti!

Ama harekete geçemiyordum, sorun şuydu: peki bu hayat memak meselesi haline getirdiğim ve kariyerimin devamı olan kodu-analizi, 10 puan daha az almayayım diye baştan ispatlayıp kontrolünü iyi yaptığım 17 sayfalık 3 problemden oluşan ödevi yarım mı bırakayım yani şimdi?

Sonra… Türkiye’nin beni mutsuz eden ekonomik –siyasi ve sosyal sorunlarını (aşağıda geliyorum onlara, yalanlayamazsınız hepsi gerçek!) ama yine de özleyebileceğini düşündüğüm sokaklarını, bazen hiçbir şeyini, ailemi, kedilerimi geride bırakabilir miyim?

Sonra kalbim değil ama beynim diyordu ki: Neyse sabret, yarım bırakma o kadar emek verdin, en azından master bitince biraz daha rahatlarsın.

Bu bir süreçti, yaşanması gereken bir basamaktı ve bir gün patronumla ayak üstü sohbet ederken o gün hiç olmadığı adar ‘abi gibi’ konuştu benimle, resmen bir aydınlanma yaşadım ve kendime ”ben burada böyle ne yapıyorum ya” diye daha gerçekçi şekilde sordum bu soruyu kendime. Eve gelip işi bırakacağımı söyledim anneme. (annem tabii şok oldu, ‘e nasıl para kazanacaksın onu da düşündün mü bari ileride’ kısmınına takıldı tabii ki her Türk annesi gibi ve hayatın acı gerçeği parayı hatırlattı). 2-3 ay sonra gecenin beşinde ‘plasticity and computer aided metal forming’  diye bir dersin sınavına hazırlanırken ve iyi bir not alacağımdan eminken, ‘yeter ya sınava birlikte gireceğim notları ve temize çekilmiş  o formül kağıdını filan hazırlamak istemiyorum ben şimdi’ deyip masterı bırakmaya karar verdim ve 19 mayıs tatiliyle birleştiririm diye indirimden önce aldığım için sınavla çakışacağını hesaba katamadığım Kıbrıs uçağımı da zaten kaçıramam sınavın olduğu gece(evet ODTÜ’de sınavlar dersten sonra, akşam yapılıyor, 3-4 saat sürdüğü için de sınav gece bitiyor ve ben havaalanına 22:00’da yetişemezdim) diye masterı bırakma kararı aldım.

Şimdi geriye dönüp baktığımda keşke bu süreci fazla uzatmasaydım ve işi daha önce bıraksaydım bile diyorum. Oysa işi bıraktığım günün ertesinde ‘’ne yaptım ben?’’ diye sorgulamalarla dolu bir güne uyanmış, çok uzun süre mastera devam etmeye çalışmış ve zaman zaman  dünya başıma yıkılmış hissine kapılmıştım. Şimdi bunları düşünce anlamsız kaygılarım, etiketlerle alakalı korkularım ve yaşamı ne kadar dramatik algılamak zorunda kalışıma sadece gülüyorum. Evet, işi bırakmadan bir iki hafta önce yatağımda oturmuş, bir yandan da Türkiye’deki sosyal yaşamımdan-toplumdan ümidimi nasıl kestiğimi düşünüyordum. Hayattan bir beklentisi kalmamışken; şu ülkeye bu ülkeye bari gitsem dışında artık hayal bile kuramadığımı fark etmiş şekilde tam olarak o monoton yaşamımın tersini diliyordum içimden. Tam 1 yıl sonra gerçekten de başka bir insan olarak, başka bir yatakta çok farklı koşullarda uyandım o güne (Yeni Zelanda’daydım ve artık kendi odamda değildim bir hostelde kalıyordum hala aylardır) ve dedim ki bu akşam Türkiye’de işi bırakışımın 1. Yılını kutlamalıyım!

Türkiye’de yaşamanın ekonomik boyutu: İş, akademi sorunları ve trafik şeytan üçgeni eşliğinde…

Tam iki yıl önce beni kemirip duran 3-4 yıllık planları geride bıraktım ve artık bazen günlük olarak bile ne yapmam gerektiğini sorgulamak zorunluluğunda hissetmiyorum! Örneğin daha iki yıl önce: eğer diyordum  izin hiç kullanmazsam ve ağustosa kadar sabredersem bayramla birleştirdiğimde 19 günlüğüne filan hayalini kurduğum Güney Amerika’ya giderim. Sonra hesaplıyordum normalde daha uzun gitsem daha az harcayacağım bir tatil için ben  4-5 ay boyunca maaşımdan büyük bir oranı biriktirmeliydim. Bir de her gün tabii döviz kuru hesabı yapıyordum, Dolar’ın yükselip durması günün en sıkıcı gelişmelerinde hep ilk üçteydi filan… Sadece kedi mamaları  ve  ironik şekilde okula gidip oradan işe yetişmek için kullanacağım arabanın benzini en büyük masrafımdı o yaşamda. Gidip kendime zaman yaratabileceğim bir alan, hava alabileceğim, rahatlayacağım bir ortam bile yakınımda yoktu. Varsa da zaman yoktu, kısacak bir zaman yaratsam da gittiğim yerde döndüğümde yapmam gereken işler kafamın bir köşesindeyken huzursuz oluyordum. Kısacası arkama yaslanmama hayat izin vermiyordu.

Bu yazıyı hazırlarkenki tarihlerde geçen sene ve onun öncesindeki sene (2016) aslında çok büyük bir bunalıma girdiğimi genel hatlarıyla anlatabildim sanırım. Bu mutsuzluk iş yerindeki stres, devam ettiğim akademik eğitim, az uyku ve toplamda çok uzun saatler çalışmaktan kaynaklıydı kesinlikle. Normalde hızlı düşünen, sorgulayan ve algılayan bir insan olarak ise yapabileceğimin en iyisini yaptığıma ve artık pek çok şeyi rahatça algılayabildiğime hiç emin değildim, oldukça bıkmıştım. Yeterince verimli çalışmamı engelleyen bir sürü şey  bende genel olarak bir bezginlik yaratıyordu.Üstüne de çalıştığım iş yerininde akademisyen olmaktan daha ziyade benim için kötü bir ‘patron’ olan birlikte çalıştığım hocanın tarzı-kişiliği-hayata bakışı-davranışları benimkiyle tamamen tersti, bunu zaman içinde daha çok fark ediyordum ve motivasyonum giderek düşüyordu. Yaptığım işi, Türkiye’de olan bitenleri, ailemi, yaşadıklarımı-yaşayacaklarımı haliyle daha da çok sorguluyordum bir şeyler beni rahatsız edip dururken. Oldukça şikayetçiydim çünkü kendime ayırabileceğim bir vaktim bile yoktu. ODTÜ’de makine mühendisliğinde yüksek lisans yapıyordum, haftada 3 farklı gün derse gidiyordum, derse gittiğim vakti telafi etmek için bazen hafta sonu işe gidiyordum, iş yerine gitmesem zaten evde kesinlikle teorik bir şeylerle uğraşıyordum. Sonuçta ise tek kelimeyle mutsuzdum ve dolayısıyla hayatımda hiç olmadığım kadar verimsiz ve isteksizdim.

Günümün ortalama 2-3 saati yolda geçiyordu. Akşam eve dönünce kedilerimle (iyi ki çocuğum filan yoktu vicdan azabından ölürdüm herhalde) uzunca oyun oynayacak vaktim bile yoktu gidip ödev yapıyordum. (ODTÜ’de çocuk gibi aşırı yükte ödev verirler ve o dersi geçmek istiyorsanız tıpış tıpış derse gidip yoklamaya katılmanız, sayfalarca ödevi de yapmanız gerek, başka seçeneğiniz yok ve bu sadece lisansta değil, yüksek lisansta da böyle)

Tüm bunları geride bıraktım çünkü soruyordum kendime ve olumlu yanıtlar alamıyordum: Sayfalarca aldığım bu notlar ve yarın gireceğim en az 10 sayfa ispatla-problemle uğraşacağım sınav gerçekten önemli mi, dünyayı değiştirecek mi, dünyamı değiştirecek mi, gerçek hayatımda uygulanabilirliği var mı, bana pratik bir şey öğretiyor mu? ’’ Hepsinin cevabı olumsuzdu. Lisansta da zaten yeterince teori ile uğraşmıştım. Zaten mühendis olabilmek için bilmem gereken temel ve ekstra şeyler lisansta yeterince vardı, fakat yüksek lisansta yaptığım şeylerin bana hiçbir şey katmadığını (genel kültür bile), pratik bir karşılığı olmayacağını bilmek tam tersine yaratıcılığı ve verimimi öldürdüğünü görmek beni mutsuz ediyordu. Hatta blogta İran hakkında yazdıklarımı okuyan ve bana çok olumlu geri dönüşte bulunan insanlar olmuştu o dönem, dil bilmediğinden çekinenler ya da bir ülkeye kendi gitmekten korkanlar, İran’a gitmeye karar verenler benden cesaret  bulduğunu söylüyordu.  Bu minik dönüşler bile zamanımın çok daha fazlasını harcadığım ‘’işimden ve yüksek lisans’’tan  daha çok işe yaradığım hissi yaratıyordu bende. O sınavlar, ödevler ve teoriler daha angarya geliyordu.

Masterı da bırakmaya karar verdiğim o gece aklıma yakın zamanda derste yaşadığım hesaplaşma bir kez daha gelmişti. ‘’Advanced Gas Dynamics’’ (İleri Gaz Dinamiği, ismi ‘ileri’ ile başlayan sadece master ve doktora öğrencilerinin aldığı bir dersten bahsediyorum) dersi alıyordum, hoca sınavda puan kıracağı bir noktaya dikkat çekmek için iyi bir mühendis bulduğu sonucu sorgulamalı nasihati amaçlı problemin sonunda  Mach numarasının (hızı ses hızına böldüğünüzde bulduğunuz sayı) doğru olup olmadığını kontrol ediyordu. Sınıftaki doktora öğrencileri (TAI’de uçuş performansı hesaplarını yapan, binlerce satır kod yazabilmekle övünen kişiler vardı aralarında) ise gözlemci şok dalgasının arkasında-önünde kalsa jetin hızını kaç saniye sonra sonra duyardı filan bunları tartışıyordu. Problemin sonunda yerden tam 6 km yukarıda Makine Mühendisliği’nin en önemli profesörlerinden biri hava sıcaklığını 39 Derece bulduğu an bende iplerin koptuğu anlardan biriydi. Arada yanına gidip ”hocam Mach’ı sorguladınız ama neden sıcaklığı kontrol etmediniz” dediğimde ”işte problem zaten o kadar da gerçekçi değil biliyorsun” vs diye kemküm etti. Benim bilimden anladığım ve Türkiye’de bilimin üretilme şekli, akademide odaklanıp/takılınan yerler birbirinden çok farklıydı yani…

Ne yazık ki akademide bilimden ziyade kendine hapsolanlar bolcaydı  Türkiye’de. Yukarıda bahsettiğim hoca alttan alıp, söylediğim şeye karşı kızarabiliyordu fakat hayatta kendisinin de yanlış yapabileceğini kabul etmeyen, bilimi çıkardığı makale sayısı ve …. hocaya göre …. konferansına daha çok katılmış olmakla övünebilecek hala getirenler vardı. ODTÜ’DE BİLE! Bilimi üretme şekli  akademide çok teorikti, iş hayatında ise uğraştığınız şeyler çok daha pratik ve daha özel detaylar gerektiriyordu zaten…

Kimisi bunu sorun bile görmeyebilir. Zaten akademi orası sanayi değil ama demek ise bence bahane olamaz, sadece kestirip atmak olabilir. Çünkü çok fazla angarya ders sorumluluğu ile uğraşıyorduk akademide oysa daha çok kullanılabilir bilgiye yer verilebilirdi onun yerine. Kendisi 1987’den beri aynı ders notlarını kullanırken ve bilgisayar başında analiz yapmamışken bana master yaparken sanki tam zamanlı laboratuvar çalışanıymışım gibi 7 tane rapor, 5 tane ödev ve kendisinin hiç kullanmadığı bir yazılımla yapılan projeyi yıkan hocaya gıcık oluyordum mesela… Bu meselalar saymakla da bitmeyecek kadar çoktu. Kendime ait olması gereken günlük 3-4 saatlik zamanımda bile hakkında konuşturacak kadar çoktu ve fedekarlığı sosyal hayatımdan, uykumdan yaparak ‘gelecek için, sahip olacağım etiketler, yeni diplomalar için’ didiniyordum/katlanmaya çabalıyordum. Oysa ben kullanabileceğim, faydalı bilgiyi önemseyen biri olarak gerçekten zaman almaktan daha öte bir şeyler de kazandırsın istiyordum öğrendiklerim.

Türkiye’de Ekonomi ile Alakalı Sorunlar Bu Kadar Mıydı Peki?

İş Koşullarından, Dünyayı Kurtaranlardan, Bürokrasiden, Siz Dünyanın En Önemli İşini Yaptığınızı Sanarken Veriminizden, Uzun Mesailerde Aslında Zaman Kaybediyorsunuz /Geçiriyorsunuz Hissinden, İşsizlikten ve Torpilden Bahsedelim mi Biraz? Bunlar Gerçek! Nasıl mı? Anlatayım Ben Benimkileri…

Ben mezun olduğum sene Türkiye’de cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılacaktı. Savunma Sanayi’nde yeni mühendisler için pek kıpırdanma yoktu ve aslında çok uzun süre işsiz-parasız da kaldım. ODTÜ mezunu uçak mühendisi de işssiz kalabiliyor yani! Sürekli bana sosyal medyadan da ODTÜ hakkında soru soran ya da mesleğimle ilgili komik komik atıp tutan insanlar oluyor. Yeri gelmişken durumu açayım. ODTÜ mezunu olarak iş bulmanız nispeten kolay. Hele de Havacılık ve Uzay Mühendisliği Mezunu olarak… Fakat önünüzde pek seçenek yok. Bölümümü anlamakta zorlananlara kısaca uçak mühendisliği, Türkiye’de iş var mı ya da hemen savunma sanayi hakkında her bildiğini de laf arasında baktım dökmek/satmak isteyecekler çıkıyor makine mühendisliğinin özel bir kolu işte deyip geçiştiriyorum. Türkiye’de herkesin her konuda yorum yapma ihtiyacı duyması beni yaşadığım bu zor seneye ve farklı tercihlere sürükleyen sebeplerden biri zaten…

Neyse, iş konusuna gelirsek…. Türkiye’de çalışabileceğiniz en iyi şirketler sizce nereler olabilir? THY,Bosch, Arçelik mi? Daha ötesi… ODTÜ mezunu bir havacılık ve uzay mühendisinin önünde aslında pek çok kişinin hayali olabilecek fakat bana/bize pek fazla seçim hakkı tanımayan savunma sanayi şirketleri var: Aselsan, TAI,  FNSS, Roketsan, TEI, Havelsan gibi… Belki bu şirketlerde çalışmak kulağa hoş gelebilir fakat sağladığı ‘’sosyal statü’’ yanında aslında insana normal bir beyaz yakalının hissettiği stresin çok daha fazlasını hissettirebiliyor diyebilirim.

Düşünün… Bu şirketlerde birlikte çalıştığınız insanlarla zaten genelde aynı okuldan mezunsunuz (çoğu yine ODTÜ’lü. Geri kalan az kısım da zaten Türkiye’nin diğer iyi teknik üniversitelerinden mezun yine oldukça iyi mühendisler). Bu aslında çok izole bir iş hayatına neden oluyor. Konuştuğunuz dil bile ‘’günlük hayatta insanların kullandığı dilden’’ farklı. İngilizce teknik terimlerle yürüttüğünüz bu şirketlerde; kendinizi  geliştirmek için yapacağınız master ise bir ‘’zorunluluk’’ haline geliyor.  Savunma sanayinde çalışan pek çok kişi ise bu zorunluluğa katlanıyor mecburen çünkü ‘başarılı’ ve hırslı insanlar zaten etrafınızdaki herkes ve bir fark yaratmak istiyor. Gerçekten yüksek lisans bir mecburiyet gibi görülmeye başlanıyor ve hatta ODTÜ’de mühendislik fakültesinden mezunların en az yüzde 80’i master yapıyor. Resmen lisans mezunu olmak bir ODTÜ’lünün gözünde insanları meslek sahibi yapmaya yetmez gibi bir algı var bile diyebilirim.

İşte bu talepten ötürü biraz da işler yüksek lisansa başladığınızda, gayet yerinde bir tabirle: ‘’çığrından çıkmaya’’ başlıyor. Nitekim, Yeni Zelanda’da maaşların saatlik bazda ödenmesinden dolayı, Türkiye’de yaşadığım ‘kabusumsu’ hayatta ne kadar çalışmak zorunda olduğum aklıma gelmiş ve merak edip hesaplamıştım bir gün. Bir şekilde iş ile alakalı şeylerle uğraşmak veya geleceğe yatırım yapmak adına derslere girip, 15 yaşında gibi ödev yapmaya devam ettiğim, işten çıkıp sınavlara gittiğim ve kalan zamanımın yarısında da zaten patronum, iş, hocalar ve bilimsel birtakım teoriler üzerine konuşmak zorunda kalışımı alt alta yazdığımda Türkiye’de geçinebilmek için ortalama 60-70 saat çalışıyordum haftada. Olması gereken 40 saatin dışında iş ile kaygılarımı düşünmek zorunda kalışımı mesele bile etmeyiş oluşumu fark ettiğimde ise şimdi hayret ediyorum. Üstelik Yeni Zelanda çok pahalı bir ülke olmasına rağmen haftada 20 saat, en düşük saatlik ücretle bile insanlar çalışsa geçimini sağlayabiliyor iken, şimdi tabii ki yaşamış(yaşamaya çalışmış daha doğrusu) olduğum hayata iyice inanamıyorum.

Yani günde 3-4 saat insani/temel ihtiyaçlarım için bana kalıyordu ki bunun içine trafikte kaybedilen fazladan zaman, hastalık, aksilik filan da zaman zaman dahil edilmek zorundaydı! O zaman bir şeyleri  sürekli ‘yetiştirmek’ zorundayken nasıl yetiştiriyordum? Uykudan fedekarlıkla, hayatı erteleyerek,  yakın sayılabilir bir arkadaşımla iki hafta sonra bilmemne hocanın projesi ile bilmemne ödevinin tesliminden sonra öğle arasında görüşme randevusu ancak ayarlayarak…

Ben Türkiye’de yeni üretilecek jet uçağı ve  helikopterde kullanılmak üzere üretilecek jet motorunun türbinlerinde kullanılacak bir teknolojinin araştırılması ve geliştirmesi üzerine çalışıyordum çok basitçe/özetle. Kocaman bir ekran önünde her gün makale okuyordum, binlerce satırlık kodları yazmaya ve bir sürü teorik bilgiyi anlamaya çabalıyordum. Yaptığım işi ise tatmin edici bulmuyordum çünkü işe yarayacağını düşünmüyordum. Türkiye olarak geç kalmıştık bence bunlar için. Asıl kötüsü bürokrasi, torpil (gözlerimle çok alanda gördüm ve inatla ‘tanıdık’ olmadan iş arayıp uzun süre işsiz de kalmıştım zaten), iş bilmemezlik /dünyayı kurtardığını ve hayatta en önemli işi sadece kendinin yaptığını sanan insanlar vardı çevremde bolca. Hayatımın devamı, kariyerimin en büyük parçası olan o kodun bir havuzda bir süre unutulacağını, Türkiye’nin ARGE’ye yeterince kaynak aktarmayacağını ve sabır göstermeyeceğini, SSM tarafında … projesinin askıya alındığını duyunca mesela giderek daha da çok anlıyordum. Bir gün sonucunu görmeyeceksem(göreceksem de çok uzundu o süreç) o zaman ben bu stresi neden yaşıyordum?

Ben yaşadığım hayatta tamamen kapitalizmin bir parçası olarak hissediyordum kendimi.  İş-okul arasında mekik dokuyan öğrenciler bir de her ders kaydı sırasında iş yerindeki şefin istediği konu ile tez hocasının makale yayınlamak istediği konu uymadığı için kapı kapı dolaşıp hoca arıyor, bazen istemediği-hayatta kullanmayacağı-alanı olmayan dersleri de hocanın gönlü olsun diye almayı kabul ediyordu.

Ben motive olabilmek için yılın tümünü tatil dönemleri ve izin alma olasılığım olan günlere göre 5 yıl için planlamıştım bile  oysa yarın nasıl bir güne uyanacağını bile bilemezdi insan…. İşte tüm 1 sene, 14 günlük bir izin için çalışıyordum, bilim yapıyorum ama diye avunmaya çalışıyordum.  Ama yaptığımız şeyleri de aşırı dünyayı kurtarır bulmuyordum, acaba cidden dünyanın bir yerlerinde gönüllü bir iş yapsam daha mutlu hisseder miydim ne diye düşünüyordum. Yine başa dönüyordum… !

Peki ODTÜ’de okumasam nerede okurdum? Dünyaya tekrar gelsem nasıl bir hayat yaşamak isterdim?

Fakat tekrar vurgulayayım bunları başkalarını da mutsuz/umutsuz etmek için yazmadım bunları veya ‘ODTÜ kötüymüş, ODTÜ şöyleymiş böyleymiş’ gibi bir çıkarımda bulunacaksanız söylemek istediklerimden hiçbir şey anlamamışsınız demektir. Ben bir ‘ODTÜ milliyetçisiyim’ (aramızda böyle bir terim kullanırız), yani amacım sırf ODTÜ’yü kötülemek değil. Gerçekten bilim ve teknoloji adına ciddi şeyler yapılıyor ODTÜ’de, üstelik akademik hayatta benzer sorunlar ve tıkanmanlar dünyada oldukça prestijli başka üniversitelerde de var. (ki ABD’de doktora yapan bir arkadaşımla yaptığım röportajı okuyabilirsiniz ne demek istediğimi anlamak için) Ben sadece ‘idealin nasıl olması gerektiğinin’ biraz farkında olan ve yaşadığım hayatın her detayını sorgulayan ve gerekirse eleştirebilen biriyim.

Yani bir ODTÜ milliyetçisi olmam, algılamakta zorladığım ve sürekli ‘neden?’ sorusunu kendi kendime sormak zorunda kaldığım şeyleri haykırmama engel değil. Yine olsa yine ODTÜ’de Havacılık ve Uzay Mühendisliği okurdum çünkü beni bu düşünce yapısına oluşturan en büyük etmen mühendislikle analitik düşünce yapısının öğretilmiş olması ve okulun hoşgörü ortamında çok zıt görüşlü insanların bile birbirini dinliyor olabilmesinden, insanların eleştiriye açık olmasından ileri geliyor.  Bu yazıyı okuyan pek çok ODTÜ mezunu beni bir şekilde de anlayacak, katılmasa bile ‘acaba’ diye soracak olgunluktadır, buna da eminim.

Ben şimdi ‘puanını ziyan etme’ diye ailemin yazdırmadığı mimarlıkta belki daha mutlu olacaktım, ‘doktor olsan fena mı olur’ diye bana yazdırılan tıp fakültesine; lise derecelerimizle oynayıp torpil yaptıkları ve okul birincisini başkası gösterdiklerinden lise giriş puanımdaki ufacık kayma ile virgülden sonra oynama yaratan ufacık rakamlar değişmemiş ve girmiş olsaydım belki daha mutsuz olacaktım. Ama bunlar hep bir ‘varsayım’. Koşullar bunu gerektirdi,  Havacılık ve Uzay Mühendisliği’nde okuduğuma memnunum, yine yine olsa Makine  Mühendisliğini onun bir ön sırasına koymazdım tercih yaparken. Pişmanım diyemem, şikayetçi de…

ODTÜ’den mezun olduktan sonra, kampüsün dışına çıkınca insanımızla anlaşmanın ve hayatın insanlar yüzünden ne kadar zor olduğunu daha çok gördüm. Analitik düşünmeyi, mutlu muyum sorusunu her gün aklımın bir ucundan geçirip bunun yolunu bulmayı, gerçekliğin değerini, yorum ve bilimsel veri arasındaki farkı, objektifliği mühendislik sayesinde öğrendim. ODTÜ’lü bir uçak mühendisi olabildiğim için Türkiye’nin en ileri teknoloji üreten şirketlerini yakından tanıma fırsatı buldum ve onun sayesinde yine dünyanın pek çok yerine vize alma cesareti gösterebiliyorum ve alabiliyorum.

Kısacası sorgulayan bir insansanız hayat kolay olmuyor pek… Bunun okuduğunuz okulla veya mesleğinizle de pek alakası yok aslında! Ayrıca sorgulamak ‘yetinmemek’ de değil daha iyisinin hayalini kurabilmek ve bunu isteyecek cesarete sahip olmak aslında.

Bu hayatta ne yaşarsak iyi ya da kötü kesinlikle bunlar bir bütün. Hiçbir şeye siyah ya da beyaz diyemeyiz. Fakat genel mutsuzluğum Türkiye’de kesindi. Evden en az 20000 km uzakta, dünyanın hemen her noktasına en uzak olan bu ülkede, tek başımayken şimdi doğduğum ülkede yaz mevsimiyken ve ben burada kışın ortasında soğuktan titreyerek bu satırları yazarken bazen ”keşke Türkiye yazık etmesen gençlerine” diye benim de parçası olduğum ülkeden kaçma isteğine, sonucundaki beyin göçüne isyan edesim gelmiyor mu? Evet, eliyor bazen…

Fakat insan haklarının kıymetini, şimdi sokaklarında gülümseyerek gezen insanların olduğu bir ülkede yaşamanın değerini, sokaklarda saat kaç olursa olsun güven içinde geçebileceğimin kıymetini, iyi çalışma koşullarının ne demek olduğunu Türkiye’de doğmasam, Türkiye’de ekonomi-iş ile alakalı sıkıntıları-çelişkileri yaşamasam ve sorgulamamış olsam farkına varamazdım çünkü karşılaştırma ihtiyacı duymayabilirdim. Dolayısıyla da böyle bir hedefim olmayabilirdi, mutlu muyum sorusunu sormak ve sonuçta bunun için uğraşıp ‘elde etmek’ hissine ulaşamazdım. 

O nedenle: son olarak bu yazıyı eğer bir ‘anne-baba’ olarak okuyorsanız tek bir şey diyebilirim: Lütfen çocuklarınızın da tek başarı kriterini ‘tıp okumak’, ‘Boğaziçi Üniversitesini kazanmak’, ‘… not ile mezun olmak’, ‘üniversite giriş sınavında ilk 1000’de olmak’, ‘avukat olmak’, ‘eczacılık fakültesi mezunuysa eczacılık yapsın’ ile filan da sınırlandırmayın. Sürekli değişip duran, ne olduğu belli pek de olmaya  eğitim ve sınav sisteminde yaratıcılığı köreliyor insanların. Okulda okumak ise sadece ‘hayat kurtarıcı’ bir ‘aşama/gelecek yatırımı’ olarak görülüyor Türkiye’de. Oysa BENCE kişisel mutluluğunun farkında olan, özgürlüğün peşinde, olur olmaz her şeyi dert edinenlerin azaldığı bir ortamda; hayal kuran, farkına varan ve dürüstlüğü öncelik edinen insanlar arttığı sürece Türkiye daha iyi bir ülke olacaktır diye düşünüyorum. Eğitim de tecrübeler/yaşanılanlar da bir bütün. Türkiye’de yaşanan beyin göçü üzücü bir sonuç fakat dediğim insanlar arttığında, ülke adına ümit göründüğünde eminim benim gibi gidenler de bir bir dönecek ve Türkiye için çalışacaktır. Ama bu çok uzun bir süreç… Şimdilik sadece sağlıklı nesillerin yetişmesini, herkesin önce kendi mutluluğunun, kendine olan inancının ve dürüstlüğünün yolunu bularak buna başlamasını ve sadece üniversiteyi değil başka şeyleri de okumasını-dünyayı görüp karşılaştırmasını diliyorum…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir