Bu sefer direkt şikayet eder gibi yazmak istemedim. Aslında öyle başlamıştım fakat devam edemedim. Türkiye’deki akademi ve iş hayatı  ile beyin göçü hakkında yazdıklarımda, kendi birebir tecrübelerime dayanarak zaten yeterince şu yazıda içinizi baymıştım. Bu sefer ise neden Yeni Zelanda ve bir insanı göçe zorlayan sosyal ve sosyolojik sorunları somut bir örnek üzerinden özetlemek istedim. Çünkü ne kadar anlatmaya çalışsam sayfalar yetmeyecekti. Hatta şöyle başlamıştım bile;

*******************************************************************************************************

Sosyal sorunlar derken… Doğa, insanın kendine zaman ayırması, barınma ihtiyacı gibi temel ihtiyaçlarını karşılamak dışında tatilin de lüks değil temel bir ihtiyaç olduğun fark etmesi için gereken süre inanılmaz Türkiye’de. Seyahat etmekten bahsettiğimde akıllarına ilk gelecek şey 1-para 2- kadınbaşına nasıl gezer olan insanlara; benim derinlikten, ruhtan, insanın nasıl kimseye değil kendine güvenerek dünyanın her yerinde ayakta kalabilecek güce sahip olmasından, dünyada başka olan bitenden bahsedecek gücüm yok diyecek kadar kızgınım aslında.

Sonra… Ben, dindar biri değilim. Hurafelere değil bilime/gerçeklere inanıyorum. Ben herhangi bir dine ait hissetmiyorum ve kimseyi de inancından dolayı sorgulamıyorum. Ben saçmalıkları-çelişkileri sorguluyorum ve bu sırada ‘ben dindarım’ diyenden korkuyorum, onun kesinlikle beni sorgulamasına da izin vermiyorum. Çünkü biliyorum ki ben dindar değilim fakat o kişiden daha inançlı bir insanım çünkü inancım bana ait, bu kimseye zorla öğretebileceğim veya birilerinin bilmesi gereken bir şey de zaten değil. Doğru yolu bulmak için, kalbin temizliği için aracılara ise hiç gerek yok.

Ayrıca, evliliklere pek inanmıyorum, insanların ne kadar kolay çocuk getirebildiğini gördükçe dehşete kapılıyorum ve fiziksel sağlık ötesinde ruhsal açıdan da sağlıklı bir birey yetiştirmek bence inanılmaz sorumluluk, hatta şans da gerektiren ve kesinlikle kalkışamayacağım işlerken; kimse ne istediğimi dinlemiyor ve anne olmadan da yarım kalacağımı vs düşünmediğime inanası gelmiyor. Benim yaşımı sorup evlenecek çağda olduğuma karar veriyorlar, biraz daha geç kalırsam ”evde kalmış” olacağım onlara göre… Hayatımda biri olup olmadığını, ciddi olup olmadığımızı benimle tanışınca 2. cümle olarak (bazen ismimi bile sormadan önce) bu soruyu sorabilecek kadar boşuna meraklı ve dedikoducu doğduğum ülkede bazı insanlar.

Yani benim için ileride bir gün çocuğumun filan olması da bir avunma aracı, hayata bağlanma sebebi olamaz… Çünkü önce kendi kendine hayata tutunabilmeyi ve yetebilmeyi bilmeliydim. Bencil olan ben miydim? Hayır, bencil olan sorumluluksuzca ‘’canı veren, bereketini de verir’’ diyen batıl inançlı zihniyetler! Çocuk yetiştirmeyi yediğini içtiğini eksik etmemek sananlar… Kendi yapamadıklarını ileride çocukları yapsın diye kendi hayallerinin başarı ve başarısızlık sınırlarına çocuklarını hapsedenler. Çocuklarına gerçekten sevgi ve şefkat göstermeyen ailelerdi bencil olanlar.

Aile demek de Türkiye’de genelde zaten sorun demekti, paylaşmak-dinlemek-birlikte iyi zaman geçirmek değildi. Sevgiyi insanlar hastalıklı bir şekilde ‘özveri, bağlılık’ vs olarak tanımlıyordu. Hayır, öylesi sevgi değil bağımlılıktı ve sevgi öyle her yaptığınızın/verdiğinizin hesabını sorun diye tanımlanması gereken bir duygu değildi, başkasına onu iyi hissettirecek şeyler yapmaktı. Oysa insanlar sevdiği şeyler için ….lar yaptığını söylerken sonunu kendini kullanılmış hissettiğine de bağlayabiliyordu. O zaman soruyordum ben: sen severek yaptığına emin misin yoksa minik hesaplar yapmış veyahut bir beklentiye girmiş olmayasın …lara ‘katlanır’ken, neden eziyet ettin kendine severken?

 

Ben cidden en iyi yolda hissediyordum çünkü Türkiye’de sürekli politika üzerine konuşmak veya bilmediği alanlarda bile fikir yürütenlere açıklama yapmak ya da işte zaten yaşamış olduklarımızın üzerine tekrar tekrar konuşmak dışında pek ortak konular yoktu genelde insanlar arasında. Yaşamak denirse, hayatta kaldığımız için şükretmek bir yaşam şekliydi. Örneğin yaşanan patlamaları bile unutabiliyordu insanlar bir sonraki sene. (2016’da Ankara’da aralık ayında 2 patlama oluştu ve ölenler arasında tanıdıklarımın tanıdıkları vardı, ölüm çok yakınımızda ve ‘boşu boşuna’ydı’’  açıkçası).  Oysa o günlerde alışveriş merkezlerine gidemeyen arkadaşlarım vardı, çünkü güvensiz hisseden bir ben değildim; Türkiye paranoyaklaşıyordu, korkudan ve daha kötüsünü hayal etmekten zaten berbat olan şeyleri unutuyordu/normalleştiriyordu !

 Sokağa her çıktığımda taciz edilmemek için suratsızca etrafıma bakmadan yürüyordum çünkü olur da yanlışlıkla gülersem ‘iffetsiz, oğlum lan kız yollu’ denilebilirdi bana saygısızca. Zaten o zihniyete göre ben sokakta bir erkek tarafından fırçalayabilirdim hatta dövülebilirdim de ama öpülemezdim.

Genel olarak insanlar kötü niyetliydi, korkak ve basiretsizdi. Mesela kedimi kutusunda, veterinerden otobüsle eve götüremiyordum. Şöför alerjisi olduğunu iddia edip(tabii ki yoktu, canı sadece hayvan besleyen bir canlıyı otobüse almamak istiyordu)  beni otobüse almıyordu ‘keyfen’ ve kimse de ‘’kutudaki kedinin sana ne zararı var kardeş yapma niye geriliyorsun ki boşuna’’ demiyordu, cık cık deyip aralarında fısıldaşıyorlardı ancak.

En basitininden ben tüm gün yırtınırken ve bilimle uğraşırken, kendimi geliştirmeye çalışırken, farklı insanları dinlemeye-anlamaya çalışırken biri çıkıp ‘’ODTÜ’lüler teröristmiş’’ diyebiliyordu, delinin kuyuya taş atması gibi bir şeydi bu! Neresinden tutsanız elinizde kalır. Ülkede çoğu kişi ile aynı dili konuşmadığımı-konuşamayacağımı  da giderek daha çok anlıyordum. Ama uzaydan gelen kesinlikle ben değildim.

Bu  içinde bulunduğum durumu pek iç açıcı bulamama, belki de var olan olumlu yönleri de görememe sebep oluyordu. Çünkü sabırsız, hoşgörüsüz, tahamülsüz oluyordum bu şartlarda. Anlamıştım. Algısı kapalı ve kesinlikle başkalarının dediklerini anlamak istemeyecek, insanı sebepsiz tartışmalarla yıpratan, Türkçe’yi düzgün konuşamayan-yazamayan ama Türk şovenistliği yapan insanlara laf anlatamayacağımı, kimseyi değiştiremeyeceğimi kabul etmiştim ve artık ‘‘bari ben kendimi iyi hissedeyim, yoluma bakayım’’diye bencilce düşünüyordum artık. Oysa, bu bencillik değildi sonra fark edecektim.

*****************************************************************************************************

İşte yazıya böyle başlamıştım ki, sıraladıkça midem bulanıyor ve isyan edesim geliyordu… Boşuna hangi olumsuzlukları geride bıraktığımı hatırlıyordum. O nedenle dünyanın başka ülkelerinde insanlar neler tartışıyor bari onları yazayım istedim. Ki havamız değişsin.

Aşağıda vereceğim bu örnek daha önce beni Türkiye’de mutsuz eden, değiştirmeye çabaladığımda ya tepki verdiğimde uzaydan gelmişim gibi karşılandığım ya da farklı bir dil konuşuyormuşumcasına yüzüme sadece bakılıp kalındığı bazı kaygılarımı bu özetler diye düşünüyorum.

Ama öncelikle…

Sosyal sorun deyip durduğum ve en sonunda akıl sağlığımı koruyabilmek ve insanlarla iletişime geçebilmek veya söylediklerime olgun tepkilerle karşılaşmak için çözümü kaçmakta bulduğum sorunlar aslında ne kadar açıklamaya çalışsam da kelimelerle ifade edemeyeceğim kadar çok aslında. Ben kaç  defter (en az 4 tane filan vardır) eskittim toplum ve aşmaya, anlamaya çalıştığım yargıları üzerine bilmiyorum bile. Yani bilin ki bu sadece bir örnek! Çoğu ‘bence sorun’ ise mantıklı bir cevap bile verilemeyecek kadar ‘deli saçması’ konular üzerine aslında, tıpku ülke politikası gibi… Toplumun büyük bir kesiminin hiç üzerinde düşünmediği ve ‘zaten olması geren bu değil mi, neden şikayet ettin ki şimdi’ diye algılanıp pek anlaşılmayacak sorunlar. Bu nedenle başta bu kocaman açıklamayı yapıp sonra somut bir örnek üzerinden gideceğim.

Dünyanın hiçbir yeri mükemmel değil, sorunlar insanın olduğu her yerde var elbet. Fakat o kadar da olsun, kimse zaten ütopyada yaşamak istemezdi, o zaman zaten hayatın bir anlamı olmazdı. Ama kimse bir distopyada da yaşamak istemez değil mi? Türkiye ise üzgünüm ama gerçek bir distopya.

Yeni Zelanda’ya geleli ne kadar haklı yerinde, bilinçli bir insan olduğumu fark edip, önce kendimi daha sonra hırs ve öfke dolmak yerine başkalarını da daha çok sevmeyi öğrendiğimi fark ettim. Bunun için bu yazıda size en basitinden anlatmaya-dile getirmeye çalıştığım çevre-toplum-insanlık-mutluluk-kişisel gelişim bilincini Auckland’ta yapılan bir anket üzerinden  soruları direkt tercüme ederek anlatmak istedim. Çünkü otobüsten inerken herkesin şöföre teşekkür etmesi, ücretsiz yaz festivalinin Latin temalı haftasında toplu samba eğitimi sırasında amcaların en ön saflarda kalça sallaması, kendimi kötü hissettiğim bir günde bir bankta oturmuşken yoldan geçen her 3 kişiden 2’sinin nasıl olduğumu sorması, dünyanın ağlanacak değil gülecek bir yer olduğunu öğütlemesi, hiç tanımadığınız insanların bir parkın köşesinde siz sessiz sessiz ağlarken sizi fark edip, size sarılmak-destek olmak istemesi, bir kafede otururken yüzünü bile hatırlamadığım birinin bana kek ısmarlayıp gitmesi Yeni Zelanda’yı yaşamak istediğim/ait hissettiğim ülke yapıyor ve bunları yaşarken hislerimi ne kadar anlatsam boş gibi geliyor. Daha doğrusu bu dediklerimin yaşattığı duygular, kuru cümlelerin derinleştiremeyeceğim kadar yoğun.

Şimdi tercüme ettiklerim üzerinden lütfen empati yapmaya çalışın. Amaç sadece Türkiye’yi kötülemek değil burada, amaç: Gerçekten yaşıyor muyuz yoksa unuttuk mu, hayatta neler normalleşti, tüm günümüzü politika konuşarak geçirirken sizce gerçekten işe yarar şeyleri mi Türkiye’de tartışıyoruz demek. Taksitlerle ve borçlarla evler, arabalar almaya çalışıp, misafir gelirse diye kullanılacak eşyalara yatırım yaparken aslında yaşama, mutluluğa, yaşamın kalitesine ve değerine karşı neler kaçırıyoruz; medya üzerimize oynarken, gerilim dolu ruh halimiz Türkiye’de bizi asıl kendi yaşamımızdan nasıl uzaklaştırıyor bunu hatırlatmak. Çünkü benim bunların farkına varabilmem ve yaşadığım hayatın dramından nihayet arınabildiğimi söylemem için dünyanın en uzak köşesine, evimden en az 1.5 günlük uçuşluk uzağa gelmem ve uzunca bir süre sessizce olan biteni gözlemlemem/kıyaslamam gerekti.

Bu anket Auckland Council tarafından (yani belediye meclisi tarafından) Auckland’ın kalkınması ve bütçe planlaması ile ilgili vatandaşlara değil yaşayanların fikrine yönelik sunulmuş bir anket. (ki ülke farkındaysanız sadece vatandaşından önce, o şehirde yaşayan vatandaşı olan ya da olmayan insanları da kapsıyor). Bakın Yeni Zelanda’nın en endüstriyel kenti olan (1.5 milyon kadar insan o da) ve dünya üzerinde en çok ve en farklı milletlerden (Fransız’dan Kolombiyalı’ya, Japon’dan Brezilyalı’ya, Sri Lankalı’dan Nijeryalı’ya…) göçmenin bulunduğu bu kentte geleceklerini nasıl planlıyorlar ve burada yaşayanlara (vatandaşı olan demiyorum, çünkü tüm ‘resident’lara yani yaşayanlara) bu anket dağıtılıyor.Bir devlet otoritesi işte: sizi ne derecede önemsiyor ve görüşlerinize önem veriyor bakalım? Ayrıca lütfen şeffaflığa, hangi proje vatandaş başına neye mal olur, projeler sadece altyapı problemlerine açık yol ve köprüler yapmakla olmazı yüzümüze vuran detaylara bu sırada dikkat edin lütfen.

**************************************************************************************************************

10 Yıllık Bütçe ve Auckland 2050 Planı:

(Not: Tüm kişisel verileriniz korunacaktır fakat  verdiğiniz yanıtlar paylaşılacaktır) diye başlıyor

Sorulardan önce ilk kısım özetle:

Adresiniz, iletişim bilgileriniz, kişisel olarak mı yoksa bir organizasyon adına mı anketi doldurduğunuz,yaş grubunuz, cinsiyetiniz (kadın veya erkek olarak işaretlemek zorunda değilsiniz), etnik kökeniniz( Maori, Tongalı, Samoalı, Çinli, Uzak Doğulu, Cook Adalı, Hintli gibi nüfusta yüzde olarak büyük orana sahip etkin kökenler ve diğer seçeneği var), kendinizi gökkuşağı(eşçinsel) ve engelli olarak görüp görmediğiniz (ekstra sorular için) gibi bilgileri doldurmanızı istiyor.

10 Yıllık Kalkınma ile İlgili Sorular (2018-2028)

Soru 1: Toplu taşıma sistemimizi iyileştirmek istiyoruz. Nüfus artıkça çarpıklaşma ve beraberinde getirdiği kirlilik artıyor, güvenlik azalıyor; işletmeler nakliye ve fazlaca insanla uğraşmak zorunda kalıyor.  Bölgesel olarak yakıt vergisinde, ulaşım proje ve servislerinde kullanılmak üzere fazladan litre başına 10 centlik ekstra artış önergesi sunmayı düşünüyoruz. (Yeni Zelanda’da nüfusu Auckland dışına dağıtmaya çabalıyorlar çünkü ülkede yaşayan insanların neredeyse yarısı Auckland’ta yoğunlaşmış durumda) Sizce  bu öneri gerçekten iyileşme sağlayabilir mi?

Katılıp katılmadığızı işaretliyorsunuz ve varsa öneriniz varsa yazıyorsunuz.

Soru 2: Limanlarımız, plajlarımız, kıyılarımız kanalizasyon sistemi yaşlanan altyapımızdan dolayı daha çok kirleniyor. Artan yağış dönemleri ile daha iyi başa çıkmak ve doğal su yolarına kimyasal içerik karışmasını da önlemek için  altyapı sistemimizin yenilenmesi gerekiyor. Altyapımızı güçlendirmek istiyoruz ve şu anki bütçe ile bu 30 yıllık bir plan. Su kaynakları için gelirlerimizi artıracak ve bu kirlenme problemi ile başa çıkarak 10 yılda bu sorunu çözecek yeni bir vergi düzenlemesi getirmek istiyoruz. Yeni vergi yılda 66 NZD kadar kişibaşı bir yük getirecek (haftada 1.30 NZD) fakat bu değer sahip olunan mülkiyete göre değişim gösterebilir. Sizin bu ekstra vergi oranı hakkındaki düşünceniz nedir, sizce daha temiz liman ve plajlar için değer mi?

Soru 3: Auckland nüfustaki hızlı artıştan dolayı çevreye oldukça büyük sorunlar beraberinde getiriyor. Bu durum Yeni Zelanda’nın bazı endemik türlerini tehdit ediyor. Auckland’ın yerli kuş türlerinin üçte ikisi yok olma tehlikesi altında. Bunun için gelirleri artıracak aşağıdaki önerilerinden katıldığınızı işaretleyiniz.

A seçeneği: 21 NZD’lik kişibaşı vergi artışı. Bu seçenek bütçede kısıtlama yaratacaktır. Kauri ağaçlarının olduğu ormanlarındaki (mesela Kauri ormanlarına girerken hastalıklı toprak taşımamak için ayaklarınızdaki toprağı bile sildiğiniz bir sitemleri var bu arada fakat türleri korumaktan, hastalık ve enfeksiyonla başa çıkmaktan kastettikleri şeyler bu değil sadece) hastalığı önleyecek projeye öncelik verdirecektir.

B seçeneği: 47 NZD’lik kişibaşı vergi artışı. Bu seçenek Kauri ormanları dışında diğer ekosistem ve endemik tür sorunlarına da bütçe ayrılabilecektir.

Seçenek C: Hedefe yönelik vergi artış oranını desteklemiyorum.

D: Başka görüş/ önerileriniz varsa lütfen yorumda bulununuz.

Soru 4: Şehir içindeki var olan altyapıyı koruma için ilk 2 yıl 2.5 dolarlık bir artış sonraki 3-10 yıl içinse 3.5 dolarlık bir artış öngörüyoruz. Önümüzdeki yıllarda şehre yönelik olacak bu vergi değişimi hakkındaki görüşünüz nedir?

Katılıp katılmadığızı işaretliyorsunuz ve varsa öneriniz varsa yazıyorsunuz.

Soru 5: Online konaklama sunanlardan (Airbnb gibi siteler üzerinden) sadece odalarını değil, mülklerinin tamamını belli bir günün üstünde hizmete sunanların, mülkiyetleri belli bir alan dahilinde ise hizmet vergisi vermesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu da evlerini kiraya verenlerle aynı şekilde yükümlülüklerle karşılaşacakları anlamına geliyor.

Katılıp katılmadığızı işaretliyorsunuz ve varsa öneriniz varsa yazıyorsunuz.

Soru 6: Lütfen gördüğünüz herhagi bir çevre kirliliği, atık ile alakalı bir bilginiz varsa raporlayınız, görüşlerinizi bildiriniz, geri dönüşte bulununuz ve …..’ya belge sununuz.

Auckland 2050 (ileri gelecek) ile ilgili sorular:

(Bu sorular  belirtilen başlıklardaki sorunlara daha önce sunulmuş 5-6-7 odaklı dağıtılmış bilgilendirme veya projelerle çözümlere yönelik.) Daha fazla dateyı merak eden ve İngilizce bilenler Auckland Council’in web-stesinde projelere, detaylara, planların ayrıntılarına, bütçelere vs bakabilir.

Soru 1: Daha Kapsamlı Bir Auckland için

Hızlı büyüyen; çeşitliliğin ve kültürel değişimin arttığı bir şehirde insanlar daha mutlu ve hayata dair pozitif veya tersi hissedebilir. ‘’Auckland Inclusive’’ planı insanların ortak olarak daha güvenli ve birlikte yaşayabildiği, tüm potansiyeli ile herkesin buna katılabildiği bir plan. Sizce sonraki sorularda yer alan 6 temel odak sonunda bunda başarılı olunabilir mi.

(aslında anketin sonunda sorulması gereken bir soru ama baştan alt başlıklarla ilgilenen-ilgilenmeyenleri ayırmak için sorulmuş gibi)

Soru 2: Maoriler’in Refahını Artırma (Maori’er Britanya Yeni Zelanda’ya koloni kurmadan önce burada yaşayan yerli halk oluyor. Yeni Zelanda’da ise üç resmi dil var bu arada; İngilizce, Maorice ve işaret dili.)

Maori’lerin güçlü olması ve katkıları ekonomik kalkınma ve genel olarak refahlarında önemlidir. Auckland’taki Maoriler’in üçte birinin yaşı 15 altıdır. Auckland Planı ‘tamariki ve rangatahi’ye (Maorice iki kelime; genel olarak Maori mitlerindeki karakterler ve çocukluk dönemini anlatıyor. Çocukluğunda-koloni döneminde travma yaşamış veya topluma adapte olamamış Maoriler’i kastediyor) daha çok yatırım yapılmasını Maori’lerin refahını artırmak için önemli buluyor. Sizce bu odak Maori Refah ve Kimliği’ni korumayı başarır mı?

Soru 3: Auckland’taki uygun fiyatlı emlak eksikliği yaşayanlarda stres yaratabilir. Bazı önemli roller üstlenebilecek çalışanları, Auckland dışında yaşamaya itebilir. Bu durumda Auckland’ın yetenekli işgücünü elinde tutması ve cezbetmesi daha zor olabilir. Auckland Planı, yaşayanların daha sağlıklı, daha güvenli şekilde evlerinde oturabilmesini ve mülkiyetin planlamasını sunuyor. Belirtilen 5 bölgede (o alanları bilmiyorum, 6 odaklı Auckland Planı’nın ayrıntıları başka bir ankette paylaşılmış anlaşılan) planlı bir yaşam alanı yaratılması sizce bu duruma sizce katkıda bulunur mu?

Soru 4: Auckland’ta Rahatça Hareket Edebilme Planına Yönelik…

İnsanlar bir yere gitmek istediğinde buna karar vermeleri ve nasıl yapacaklarını bilmeleri uzun zaman alabilir. Auckland Planı insanları ve mekanları daha iyi bağlamak, yolda geçirilen zamanı azaltmak var olan toplu taşımada, yürüyüş ve bisiklet yollarında iyileştirmeler sunuyor. Ulaşımdaki 7 bölgede yapılacak düzenlemler sizce bunu başarabilir mi?

Soru 5: Çevreyi Koruma ve İyileştirme Planına Yönelik…

Auckland’ın hızlı büyümesi çevreye ve kültürel hazineye baskı oluşturuyor. Auckland Planı çevrede meydana gelebilecek her türlü tahribata karşı hazırlıklarını sunuyor. Sizce ‘’Çevre ve Kültürel Hazine’’ hakkındaki 6 adet odak bunun için yeterli, başarılı olabilir mi?

Soru 6: İstihdam Planlarına Yönelik…

Hızlı teknoloji gelişmeleri aynı zamanda sorunları da beraberinde getirebilir. Endüstride ve fırsatlarda değişimler yaratabilir. Auckland Planı gelecekte meydana gelebilecek değişimler için Auckland’ta yaşayanların kendini kolayca adapte edebileceği çözümleri eğitim, öğretim ve yetenek kazanım alanında sunuyor. Sizce gelecekteki ‘’Olanak ve Olasılık’’ üzerine sunulan 5 odaklı çözüm bunu sağlayabilir mi?

Soru7: Auckland önümüzdeki 30 yıl içinde fazladan 740 Bin kişiye olanak sağlamak zorunda, bu da 320 Bin yeni yaşayan/ikamet eden ve 270 Bin yeni iş imkanına gerek olacak demek. Auckland Planı uzun dönemli nüfus artışına yönelik, var olan yaşam alanlarında iyileştirmeyi öncelik edinecek şekilde yeni iş ve kültür merkezi alanları kurulmasını öngörüyor. Auckland’ın altyapısı sizce bu hızlı ve büyük ölçekteki değişimi kaldırabilir mi? Auckland için öngörülen çalışmalar sizce Auckland için gelecek sağlayabilir mi?

***************************************************************************************************************

Ve Türkiye…???

Yukarıdaki şu sayılara bir bakıp önümüzdeki 30 yıl içinde lütfen İstanbul’un en basitinden nüfusunun ne olacanığı bi’ kestirmeye çalışın. Sonra Türkiye’de deprem riskini, hızlı betonlaşmanın korkunç boyutlarını, plansızlığı, hiç konuşulmayan detayları, geçinmek için ne kadar uzun saatler çalışmak zorunda olduğumuzu ve refahtan bihaber yaşayıp gittiğimizi, toplu taşıma araçlarında geçen zamanımızı, ‘keyfi’ zamları gözünüzde bir canlandırın ve paniğe kapılmamız gerektiğinin farkına varın! Türkiye kaynaklarını tüketiyor, boşa harcıyor ve o kadar nüfus zamanını dünyanın kaynaklarını tüketerek gereksiz şeyler üzerine tartışarak geçiriyor. Yeni Zelanda’da en düşün ücret saati 16.5 NZD iken ve haftada 20 saat çalışmak bile o pahalı diye şurada bahsettiğim bu ülkede geçinmeye yetiyorken bilmem anlatabildim mi Türkiye’deki yaranın derinliğini? İşte bu nedenle ben Türkiye adına ümitsizim çünkü zihniyet ve eğitim (kültür, görgü ve aile eğitimi en başta) öyle sihirli bir değnek ile bir anda değişebilen şeyler değil.

Fakat ben Türkiye için ümitliyim de! Dünyayı gezen-gördüğünü yakınlarına anlatan, daha iyisini araştıran ve hak ettiğini isteyen, her şeyi devletten veya bir ‘kurtarıcıdan’ beklemeden kendini değiştiren, gören, ayrımına varan, ses çıkaran, korkmayan-sinmeyen, ‘’…lara rağmen yine de çok iyi insan’’ olmayı başarabilen, şikayet etmekle kalmayıp en azından toplumun ‘geçimsiz’ demesine aldırmadan hakını savunabilen, minik hesaplar peşine düşmek yerine nasıl olması gerektiğini de söylemekten kaçınmayan; kendimi en iyi onlara ifade edebileceğim, aynı ana dili, Türkçe’yi konuştuğum insanlar hala çokça olduğu için ümitliyim. Evden yirmibin kilometreden fazla uzakta, Türkiye’yi düşünebiliyorum ve dünyanın başka yerlerinde de ‘kaçmış gibi görünse de’ aslında sadece kafası daha dingin haldeyken Türkiye için ne yapılabilir diye önemseyen, belki de harekete geçmek için zaman kollayan önce insanlar sonra Türkler olduğunu biliyorum.

Kimsenin tek başına dünyayı kurtarmasını kimse beklememeli. Türkiye’de her dakika yine üzücü-saçma sapan-edepsiz şeyler olurken, herkesin önce dönüp bir kendine bakmasını ve önce kendine karşı dürüst olup sonra da çevresindeki diğer insanlara iyi örnek olabilmesini, doğrusunu gösterebilmesini diliyorum. Çünkü kendini/ülkeyi/dünyayı değiştirmek-bilinç vs öyle özlü sözler, aforizmalar ve ‘duyulan/gündem bulabilen’ acılar üzerine sadece fotoğraflar paylaşmak veya bela dile getirmekle olmuyor. İnsanlık istiyorsa biri, önce nasıl olunurunu ve samimiyetin yolunu bulmalı. Sonra doğan canlıları dünyaya geldiği koşullarda değerlendirip, nefes alan her canlıya saygı duyması gerektiğini fark etmeli, psikolojik açıdan sağlıklı olmayanlara dahil! Mesela gidip en başından önce insan hakları evrensel bildirgesini okusa birileri sonuna kadar keşke… Sonra Türkiye’nin de kıraathaneleri değil herkesin kullandığı denize, ormana nazır kocaman, her şehirde onlarca semt kütüphanesi olsa…

Herkesin önce kişisel mutluluğunun yolunu bulması, insan olmanın temel gerekliliklerini/haklarını araştırıp öğrenmesini, okumasını, yaşamları kıyaslamasını, dünyayı bilmeye çalışmasını, gerçekten art niyetten kaçınmasını ki birbirine sataşmak yerine kendiyle barışmasını diliyorum Türkiye’de. Yavaş, yavaş da olsa… Sonra, elbet bütün de değişecektir.

Özetle Türkiye’nin de 2050 için daha gerçekçi sorunları, bilinçle tartışabilmesi dileğiyle…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir