Ben, neredeyse 6 aydır Yeni Zelanda’da, Auckland’ta yaşıyorum. Aşağıda okuyacağınız satırların bir kısmını ise Tayvan’da, yani paylaşmadan tam 6 ay önce yazmıştım. Paylaşmayı biraz geciktirdim çünkü yeni bir ülkeye gelmişken geçmişi kötülemek gibi aktarmamak, önce buraya biraz alışmak ve yeni bir ülkede yaşamın ilk çıkmazlarından arınıp yazıyı fazla duygusallaştırmamak için beklemek istedim. Zaten Tayvan’dayken hazırladığım yazı o kadar uzun oldu ki, bunu tek seferde yayınlamak imkansız hale geldi. O yazıyı alt  başlıklara parçalamak ve iç içe geçen duygularımı kategorize ederek anlatmaya çabalamak çok zamanımı aldı. Hatta o yazıyı burada, çok da kısa sayılmayacak 5’ten fazla  farklı parça olarak okumuş olacaksınız. Bu yazı özetlemeye çalıştığım duygularım ve sorgulamalarımın bir kısmını ilk parçası. Burada anlatmaya çalıştığım şeyin ise tam olarak tek kelimeyle tanımı var; adı: ‘’wanderlust’’. Yani şiddetli olarak bir yerleri bilme-görme-seyahat etme ihtiyacı. Bu gerçekten de bir çeşit kana girmiş hastalık gibi diyebilirim. Bana nasıl bulaştı, hayata bakışımı ne hale getirdi bunları anlatmaya çalıştım.

 Nedir bu wanderlust ? Bendeki boyutu nedir? Ne var bu kadar bu seyahat etme işinde? Gez gez nereye kadar der miyim hiç?

Instagram’da filan paylaşımlarıma bakınca veya sayılardan bahsedince  hep seyahat ediyormuşum gibi gelebilir ya da özenilesi bir yaşam, sonsuz bir özgürlük var önümde gibi görünebilir beni tanımayan birine. Fakat gerçekte hayat ise bu yıl tercihler-kararlar-gerçekten ne isteyip istemediğimi sorgulamak-eyleme dökmek ve birtakım sorunlarla uğraşmaktan ibaretti benim için. Defalarca da yazmaya çalıştım farklı yazılarda ve özellikle de şu yazımda fazla ülkenin benim için amaç değil, hayatı nasıl yaşamak istediğim ile alakalı bir sonuç olduğunu yazmıştım. Ayrıca,  iyi de bir yerlere ait hissetmek istemez mi yahu insan kendini, özlüyor musun şunu bunu, tek başına gezmek zor değil mi gibi sorulara sık sorulanlarda ve İran’a tek başıma yaptığım gezi öncesi düşüncelerimi ve hayatı ortalama değerler/toplum kaygılarına göre biraz farklı algıladığımla ilgili yazıda toparlamaya çalışmıştım.

Seyahat sayesinde öğrendiğim bir sürü şey var, onları daha da özetleyeceğim zamanla. Ama en başta öğrendiğim şey tamamen önyargısız bir insan haline gelmek oldu sanırım. Bu demek değil ki olur olmaz herkesi seviyorum. Hayır. Tersine sevebileceğim ve sevemeyeceğim şeylerin çizgisini daha çok biliyorum ama kesinlikle hayata veya ilk kez tanıştığım insanlara karşı korku duymuyorum, herkesin hikayesini merak ediyorum. Seyahatle önce kendime güvenmeyi sonra dünyadaki her insana güvenmeyi, tanıştıktan sonra güvensiz hissettiğim herhangi bir insandan, duygudan da hemen uygun  bir yolunu bulup uzaklaşmayı; kısacası hiçbir şeyi bağımlılık haline getirmeden her şeyi sevmeyi öğrendim diyebilirim.

Aslında ‘bunca ülke gezmek’ veya Türkiye’deki pek çok şehri görmüş olmak sadece başkaları dediğinde ‘bunca’ gibi geliyor bana ve gerçekten sınır-ülke kavramını aslında yitireli çok oldu.  Dünya üzerinde şu ülkeyi göreyim gibi bir amacım yok uzun zamandır çünkü Honduras’ı da, Papua’yı da merak ediyorum ben. Evime bile giderken aynı sokaktan geçmekten sıkılıyorum. Bir şehre ilk gittiğimde yön duygum çok iyi olmasına rağmen onu kaybetmeye ve kaybolmaya çalışıyorum, kimine göre ‘tehlikeli orası ama’ diye nitelendirilen yerlerden de korkmuyorum ama tabii ki de mermiye kafa atmıyorum. Hayatta da dünyada herhangi bir kıtaya, toprak parçasına, ülkeye, şehire vs ‘’ıyy ben gitmem oraya, orada şöyleymiş’’ vs gibi bir yaklaşımım yok.

Seyahat bazı insanların kanına girince pek silinmiyor/geçmiyor. Hatta bunu tutkuyla bir şeyler yapmanın ne demek olduğunu bilmeyen-sanatçı bir tarafı olmayan insana da anlatması gerçekten çok zor oluyor. Ama tabii ki herkesin hayatta nasıl var olduğunu düşünmesini bekleyemem, ki var oluş amacını keşfeden herkesinki seyahat olmak zorunda da değil. İnsanlar, duygular  milyonlarca ve herkesin hayat hikayesi birbirinden farklı, dolayısıyla da bakış açısı herkesin ayrı eşsiz.

Yeni Zelanda’da dünyanın hemen her köşesinden arkadaşım oldu. Bunun nedeni ise,  Yeni Zelanda’nın çok göç alması, özellikle de Auckland’ın dünya üzerinde en çok göçmenin bulunduğu şehir olması. Auckland’ta azınlıklar çoğunluk diyebilirim. Dünyanın köşesindeki bu ülkeye onca yolu tepip gelen insanların ise ortak amacı; düşündüğü şeylere çözüm bulmak, daha az sıkıcı olan, mizacı olumlu  ve daha çok gülümseyen- iyi niyetli insanın olduğu bir yerde yaşam, daha iyi çalışma koşulları, gerçekten mutlu olduğu şeyleri keşfetmek için yola düşmek, gerekirse zaman zaman acı çekmeyi veya özlemi göze almak ama yine de daha insani bir yaşam için o kadar yolu tepebilmek… En ortak duygularım buradaki çoğu insanla bunlar. Kolombiya’dan Sri Lanka’ya, Fransa’dan Güney Afrika Cumhuriteri’ne, Yemen’den Makedonya’ya, Japon’dan Şili’ye kadar dünyanın bir sürü ayrı köşesinden gelmiş kişi ile tanıştım. Burada tanıştığım insanlarla ayak üstü bile sohbet etmesi bile çok kolay.  Seyahatin gerçekten ruhunu bilen insanları gördükçe işte bunun derinliğini başkalarına anlatmanın çok zor olduğunu ve ‘wanderlust’un gerçekten var olduğunu, üstelik sadece bende değil başkalarında da ileri boyutlarda olduğunu özellikle de Yeni Zelanda’da fark etmeye başladım.

Hiç  mi evde zaman geçirmem? Aradığım şeyler bi’ seyahatte mi var yani?

Seyahat etme ihtiyacı hissetmek, demek değil ki evde zaman geçirmeyi sevmeyen biriyim. Ben çoğu vaktimi evde geçiren, kendi kendimi eğlendirmeyi bilen ve kedilerimle evde oturup kitap okumayı-kahve içmeyi bir hafta sonu arkadaşlarımla gırgır yapmak için dışarı çıkmaya veya yalnızlığı; birilerine ev gezmelerine filan gideyim geleyimlere  tercih eden bir insanım.

Fakat seyahat, yolda olmak, söz konusu olduğunda bu durum çok farklı oluyor. Normalde evde kendine ait köşesinde mutlu ve huzurlu olan, kitap okuyup ağır ağır atlas karıştıran ben yeni bir yerlere gittiğimde girip çıkmadığım yer kalmıyor ve gün içinde 20 km’den fazla yürümek sıradan ve olağan bir durum haline geliyor. Çünkü öğrenmek, merakımı gidermek, yeni bir şeylerin bilgisine sahip olmak ve benzer hayat görüşüne sahip insanlarla tanışmanın en iyi yolu seyahat etmek.

Günlük yaşantımda yaşadığı günden bir çıkarımda bulunmayan, öğrenmeye kapalı bir insanla tanışmışsam benim hayatımda yere sahip olamaz, sohbet dahi etmem, etmek de istemem çünkü arada paylaşacak bir heyecan yoktur benim için o kişiyle. Bahsettiğimiz, hayalini kurduğumuz şeyler ise çok farklıdır. Belki biraz bencilce fakat yaşamına dokunamadığımı hissettiğim ve manevi olarak (olumlu veya olumsuz herhangi bir anı/an ile) bana bir getirisi olmayan insanlar için gerçekten zaman harcamam. Çünkü ben işe yarar bir şeyler öğrendiğimi düşündüğümde veya bir çıkarım yaptığımda, hayatta şu da varmış dediğimde nefes almaya hakkım varmış gibi hissediyorum.

Yurtdışına ne zaman çıktım ilk ve neden ‘wanderer’ haline geldin? Asıl işin gücüm ne benim?

Ben zaten küçük bir yaşta ilk kez yurtdışına çıkmıştım  ki daha önce 3 yıl Kırgızistan’da yaşamıştım. Hatta piyano çalmayı, daha sonra hiç kullanmayıp unuttuğum ve artık çat pat hatırladığım Rusça’yı orada öğrendim. Şüphesiz 10-13 yaşlarında Sovyetler’in dağılmasıyla kurulmuş yeni bir ülkede kız kardeşim, annem ve benden oluşan üç kişilik bir aileye sahip olmak büyürken beynimde yeni öğrendiğim, ilk kez sorgulamaya başladığım şeyleri algılama şemalarımı etkilemiştir.

Daha sonra ise 19 yaşımda ABD’ye tek başıma Work and Travel yapmaya gittim. Belki de annemin güçlü ve kararlı bir kadın olmasından kaynaklıdır bu, genel olarak korkusuzum. Korktuğum şeylerle de yüzleşmekten ve  kendime karşı bazen acımasızca dürüst olmaktan çekinmem. İnsanlar o zaman ‘’hadi Avrupa olsa neyse, sen nasıl 3 ay kendi başına daha 19 yaşında Amerika’ya gidersin, ay annen baban nasıl seni bu kadar özgür bırakıyor’’ gibi tepkiler vermişti. O zaman garip  bulmuştum ve bir şey ifade etmemişti ne demeye çalıştıkları… Hala da etmiyor. Sizce ediyor mu, etmeli mi ‘tek başına’ vurgusu ?

Daha sonra Interrail, KYK Burslarımı biriktirip defalarca yaptığım bir aktivite oldu ve Avrupa kıtasının çoğunu, Avrupa artık benim için pek heyecan verici hale gelmeyinceye kadar gezdim.  Bu sırada (yine üniversitede okurken) yaz-şubat tatillerinde Türkmenistan’da öğretmenlik yapan annemin yanına gittiğimde Orta Asya’yı da tekrar gezme fırsatım oldu.

Mühendis olarak çalışmaya başlayıp paramı kazanmaya başladım, ilk sene iznim olmamasına rağmen ikinci seneki iznimin 5 gününü yeme hakkımı kullandım ve uzun bir bayram tatili ile birleştirerek Uzak Doğu’da yorucu-yoğun bir tatil yaptım, çok iyi planladım ve üç hafta içinde Katar, Tayland, Hong Kong, Endonezya, Singapur ve Malezya’yı bir arada gördüm. O tatilde, pek çok kişinin gidip 3 katı zaman geçirse ulaşacağından daha da fazla bilgiye sahip olup/daha fazlasını bile gördüğümü iddia edebilirim. Çok yorucuydu ama içinde bulunduğum çalışma koşullarında içimdeki seyahat-öğrenme isteğini biraz baskılamanın tek yolu iyi araştırmak ve gittiğimde zamanımı saçma şeyler için harcamadan, aksiliklere pek ihtimal vermeden çok iyi planlamaktan geçiyordu.  Bunu herkese tavsiye etmiyorum çünkü gittiğiniz yerleri kısa zamanda sindirebilmek için çok ciddi bir motivasyonunuz, ön araştırmanız ve algılama yeteneğiniz olması gerekiyor bunun için diye özetleyebilirim. Tatil dönüşü ise tam olarak artık bir ‘’wanderer’’ haline gelmiştim.

Bakalım ne varmış

Uzak Doğu gerçekten çok zengin ve farklı bir dünya. Aslında pek çok kişiden seyahatin tadını almaya başlama hikayesini Uzak Doğu ziyaretleri sonrası duymuş olabilirsiniz. Ben de o gezi sonrası işte hayatta neler neler olduğunu, hiç bilmediğim ve tahayyül edemediğim gün doğumlarına şahit olmak istediğimi, Bolivya’dan İran’a, Fas’tan Güney Kore’ye, Namibya’dan Fiji’ye kadar dünyayı görmek istediğimi ve dünyanın anlatılandan çok farklı, derin olduğunu kavramaya iyice başladım.

Hayatım boyunca bu şekilde çalışıp, bir de masterı bitirip ileride bir gün doktoraya başlarsam ve her sene 14 günlük bir izin elde etmek için günde 6 saatten fazla uyumayarak çalışmaya devam edersem  gerçekten mutlu olabilir miyim hayat boyu, bunu mu istiyordum yani? İşte bunu hergün sorgular olmuştum.  Ki çalıştığım alan o kadar teorikti ve ‘spesific’ ti ki(özgül/fazla özel mi desem bilemedim)  gerçekten bunu hayat boyu devam edip o alana yoğunlaşmak gerçekten istediğim miydi bilmiyordum. Terim yazarsam hiç anlaşılmayacak sanırım çünkü bazı insanlar mühendisleri elinde tornavidayla gezer sanıyor ya da su-elektrik tesisatı filan tamir edebilir bile sanıyor. Özetle işim şuydu: kafa kalmayana kadar sayfalarca teorileri, arkalarında yatan fiziği ve matematiğini anlayıp, kocaman bir bilgisayar önünde tüm gün kodlamak, çeşitli modeller oluşturup analizlerini yapmaktı. Üstelik bunu Türkiye’de daha çok ama çok uzun bir süre tamamlanamayacak jet uçağı projelerinden biri için yapıyordum. Motorunun türbinleri üzerindeki lanet olası seramik tabaka için ben ömrümü verip,6 yıl daha en az okuyup çalışmak zorundayken bir yandan da beş yıl içinde bayramlar acaba hangi yıl uzun olur da gidip gerçek dünyayı görürüm, tezi yazma zamanımla çakışır mı filan diye hesap yapıp, düşünüyordum. Bazen kendime Kamboçya’da filan gönüllü bir iş yapsan acaba daha mı mutlu olurdun, başarı belki de ‘bir şeyleri satın almak/bir şeylere sahip olmak’ için doğduğum ülkede öğretildiği gibi ‘gelecekte/gelecek için’ değildi, belki o an gerçekten mutlu muyum sorusuna yanıt vermekteydi diyordum. Bunları gerçekleştirmek için adım atarken veya hayal kurarken de üzgünüm fakat  çoğu kişinin duymak istediği şekilde yol/güvendiğim şey zengin babam veya sevgililerimden geçmiyordu. Zaten ortada büyük paralar da yoktu. Ki hayat/hayatım para odağının ötesinde tahayyül edilebilenden daha zor yaşamaya çalışırken ve ‘mutluluk’u sorgulayıp bunun için çabalarken.

İyi de parasız nasıl gezmeye devam edeceğim? Param olsa, bu sefer zamanımı nasıl ayarlayacağım? Sonra Neden Yeni Zelanda? Yeni Zelanda’ya nasıl gidilir? Yeni Zelanda vizesi nasıl alınır?

Doğduğum ülkede, ben 17 yaşında  Bolivya’da tuz madeninde çalışan çocuk işçiler için şiir yazarken, 5 yıl sonra Soma’da madende kocaman bir patlama oluyordu ve ölenlerin yakınları isyan etmiyordu Türkiye’de, bunu kabullenebiliyordu. Dünya üzerinde her yerde elbet sorunlar vardı fakat anlaşabileceğim, en azından itiraz ettiğimde garipsenmeyeceğim ve hakkımı savunabileceğim, temel insan haklarına saygılı, iletişim yeteneği olan insanların olduğu bir ülkede bu sorunlar bir süre sonra normalleştirilip/meşru gösterilsin istemiyordum ve yeri geldiğinde ses çıkarabilmek istiyordum. Hayat bana sunulan, yapmam gerekenlerden ibaret değil de; iyi ya da kötüsüyle benim seçimim olsun istiyordum. Yıllarca çalışıp girdiğim ve emek verip mezun olduğum ODTÜ diplomam beni esir eden bir kağıt parçası olmasın istiyordum. Ben mühendisliği-mühendis olmayı seviyordum ama yapacağım iş mühendislikten ziyade sistemle uğraşmak olsun istemiyordum. Dürüstçe bilim yapabileyim istiyordum. Notları ezberleyenlerin,birtakım bağlantılarla işlerini götürenlerin veya daha iyi sınav puanı alanların ‘iyi mühendis’ etiketine sahip olmadığı bir yerlerde mesleğimi yapmak istiyordum . Eğer para kazanıp hayatımı idame ettirmek için başka bir iş yapacaksam da en azından içlerinden en mutlu olabileceğimi ben seçeyim istiyorum. Kısacası yaptığım işi sorgulamamak, işi iş dışında düşünmemek istiyordum ve o işi sadece parası için çekmek zorunda hissetmek veya zaman zaman acaba boşa zaman mı geçiriyorum diye değerlendirmek istemiyordum.

Tüm bu sorguları yaşarken 27 yaşıma henüz girmemiştim fakat 2017 boyunca ben hep 27 yaşında hissetmiştim ve ‘ geç kalmış, yaşlı’ buluyordum kendimi.  Kısacası kocaman bir ‘workstation’ önünde otururken, trafikte, okulda sorgulayıp duruyordum.

Bir gün kocaman bir kartona artıları eksileri ve neden Türkiye’de 1-2 sene daha en azından masterı bitirene kadar sabretmem gerektiğine kendimk ikna etmiş olduğumu yazmaya karar verdim. Sonra Türkiye’de beni yıpratan diğer şeyleri yazdım. Kalmamı gerektirecek neredeyse hiç pozitif taraf/cümle yoktu aralarında. Dünya üzerinde farklı coğrafyalarda şahit olduğum gün batımları aklıma geldikçe düşünmek zorunda kaldığım şeyler daha da manasızlaşıyordu.

Eğer 26 yaşımda alternatif bir hayat aramaya girişmeseydim en geç zaten 35’imde girerdim bu yola, aradaki tek var belki biraz birikimim olurdu cebimde ve daha cesur adımlar atmaktan korkmazdım fakat bu sefer de çok zaman kaybettiğimi düşünebilirdim. Bu nedenle Türkiye’deki işimden mayıs 2017’de istifa ettim, okulu bıraktım. Hayat bazen başıma yıkılmış gibi hissettim ama sonra o berbat mutsuz başlayan 2017’de, önümüzdeki 10 sene içinde görmeyi planladığım ülkelerin yarısını tek yılda görebildiğim bir hayatım oldu. Hatta bunu nasıl gerçekleştirdiğime ben bile şu yazıyı hazırlayıp 2017 yılımın özetini yazmaya başlayınca şaşırdım. Yola küçücük paralarla nasıl çıkabileceğimi, dünyanın her yerinde nasıl ayakta kalabileceğimi, her şeyin en fazla bir uçak/tren/otobüs bileti kadar uzakta olduğunu gördüm.

 İran’da bir satranç öğretmeniyle satranç oynamak, Fas’ın o büyüleyiciliği yanında insana baygınlık geçirten kokusuna-pisliğine de tanık olmak ve 50 derecede 6 saat dökülen bir araçta yolculuk yapmak, Bali’de boyum kadar yarasa görmek, insanların gösterişli restoranlarda yediği Çin yemeklerini sokaklarda çok ucuza bulabilmek farklı ve sonu gelsin istemediğim, giderek artan, iflah olmaz bir duyguydu.

Sorun istediğim koşullarda para kazanıp, kazanabildiğim parayı zamanım aşırı kısıtlı olmadan seyahat için harcayacak bir yaşama sahip olmak için başka zorluklara katlanmaktı. Geride bıraktığım yaşamı ise sorgulatmayacak ‘daha iyi koşullar’ ve daha barışçıl bir ülkede yaşayabilmek adına da düşündüm taşındım Yeni Zelanda’ya geldim.

Tabii ki pat diye olmadı Yeni Zelanda’ya gelmek. Pek çok Türk vatandaşı biraz garantici ve çıkarcı olduğu için benim hikayemi sırf biraz da ‘’Yeni Zelanda’ya kapağı atsak biz de’’ gibi trajikomik bir bakış açışı ile takip ediyor. Fakat vizem ve süreci ile alakalı hiçbir detay paylaşmamak konusunda karar verdim. Bir gün bu kararım değişir mi şimdilik bilmiyorum. Göç etmek, başka ülkede yaşamak çok boyutlu kavramlar ve vize bunun en ‘olması gereken/olağan’  adımı. Bir ülkeye vize alabilmek için yapmanız gerekenleri zaten devlet kaynaklarından araştırıp, zorluklarını, vizeyi alıp alma ihtimalinizin olup-olmadığının hesabını yapamıyor ve başvururken gereklilikleri göze alamıyorsanız gerçekten gelmek istediğinizi de düşünmüyorum. Çünkü gerçekten isteyenler bunun çabası içine girmiştir bile diye düşünüyorum. Bana Yeni Zelanda’ya geldiğimden beri sürekli vize ile alakalı komik komik şeyler soranlar var. Üzgünüm ama beklentinizi karşılayabileceğimi sanmıyorum. Üstelik çoğu sorunun da sırf meraktan veya öylesine sorulduğuna eminim. Zaten samimiyetine güvendiğim, bir noktaya kadar gelmiş ve tıkandığı bir yerde olup soran kişilere bildiğim bir şey varsa özel olarak ulaştıklarında yardımcı oluyorum.

Kısacası, ben vize danışmanı değilim, hele de göçmenlik gibi bir konuda kimseye fikir veremem. Sadece kendi hayatımın anlatmak istediğim kısmını, anlatmak istediğim kadarıyla, zamanı geldiğini düşündüğümde anlatabilirim. Bundan bir sonuca varmak, yararlı veya faydasız bulmak okuyanlara kalmış…. Someliketravelling.com bir seyahat bloğudur, bir ülkeye nasıl yerleşilir, nerede hangi koşullarda nasıl kalınır gibi hizmetlerimiz yoktur efenim, onu da hatırlatayım. Umarım Yeni Zelanda kısmından sonra okumayıp, hemen vize ile alakalı sorular sorulmaya başlanmaz. Zaten fark ettiysek biraz ‘değişik’ biriyim, tersim de pistir :p Şakası bir yana, herkesin dünyayı algılama, dünyada yaşamak isteme şekli farklıyken kararları başkasına göre veremeyiz. Gerçekten fazla tanımadığım, hayattan beklentisini veya kişiliğini bilmediğim insanlara yardımcı olabileceğimi veya sonunda pek yaranabileceğimi de sanmıyorum.

Türkiye’ye döner miyim? Neden göç ediyor bu insanlar? İyi de sonuçta Türk değil miyim ben? Türkiye’yi özlüyor muyum?

Beni Yeni Zelanda’ya getiren şey dünyayı algılamak ve seyahat ile ilgili sahip olduğum düşünce yapısıydı aslında. Dünyayı-insanları ve yaşamı algılamak ise elbette bir anda olmuyor, bu bir süreç. Beni doğduğum yerden 17000 km uzağa sürükleyen güdü öncelikle ‘wanderlust’tu ve sahip olduğum yaşamda sorgulayıp durduğum şeylerdi. Bu sorgulama ehliyeti ise dünyayı gördükçe, kıyaslama yaptıkça ve farklı yaşamlara şahit oldukça giderek artan bir güdü idi. Türkiye’ye ise hala uğramak için yeterince tahamülüm ve gerekçem yok. Seyahatin birlikte getirdiği hayatı-hayatları mukayese etmenin de öncesinde Türkiye normalde de, seyahat etmese dahi pek çok insanın yaşamakta zorlanacağı, dramatik, uzaktan gerçekten komik (4 aydır filan bahsedilenleri anlayamayıp, gereksizce gerilimli bulabiliyorum nihayet oysa Türkiye’de yaşarken ben de bir girdabın ve çıkmazların içinde gibiydim) ve zor bir ülke.

Seyahat isteği dışında Türkiye’yi terk etme nedenimi ‘’neden göç ediyoruz?’’ sorusuna yanıt olacak şekilde iki farklı ana başlıkta topladım bu blogta.  Türkiye’ye ait hissetmeme nedenlerimin ilk olarak iş-akademi ve ekonomi ile alakalı boyutlarını anlattım, ikinci başlıkta ise ne kadar anlatsam bitmeyecek bana belki dört cilt defter yazdıran ve asıl kaçış sebebi olan ‘’umutsuzluk’’a sürükleyen sosyal yaşam-bilinç-eğitim yani TOPLUM/GENEL ile alakalı kısmını anlattım. (Onları da pek yakında yayımlayacağım)

Kendimi ait hissetmiyorum derken de Türk kimliğimi inkar ediyorum sonucu çıkarılmasın. Ben yurtdışında Türkiye’yi iyi temsil ettiğimi düşünüyorum ve yabancıların iltifat gibi ‘’senin gibi Türk görmedik, bazı Türkler biraz şey… ’’ demelerinden gurur filan duymuyorum. Ben Türkçe’yi çok iyi biliyorum fakat Türkçe bilmeyen, neyi savunduğu belli olmayan ama saçma sapan şovenistlik yapan insanların kendini asıl Türk olarak nitelendirmemesi gerektiğine inanıyorum ve ne yazık ki bunlar Türkiye’de çoğunlukta ve asıl Türkiye’yi var edebilme kapasitesi olan Türkler’i dışlıyorlar… Yani ben Türkiye’de doğdum, Türküm ama kesinlikle şu anki Türkiye’nin bir vatandaşı olarak kendimi görmek istemiyorum, zaten görmüyorum da çünkü buna izin verilmiyor.

Türkiye’den tam 8 aydır uzaktayım ve Yeni Zelanda’da 6 aydır yaşıyorum. Bu kadar süre ”tabii özlüyorum şapşikler” deme hakkı veriyordur bana sanırım artık . Sevdiklerimi, ailemi, kedilerimi bile bir kenara bırakırsak, hala Ankara’da Yüksel Caddesinde yürümeyi, Adil İş Hanı’nından kitap almayı, simiti, tabii ki kendi dilimde anlaşabildiğim insanlarla konuşmayı özlüyorum. Hatta ben dahil pek çok kişinin özellikle de gençlerinin ‘’hayatı ile oynadığı için, bizi bu kadar düşündürmek zorunda bıraktığı için’’ Türkiye ile ilgili çok şeyi affetmiyorum, hala sinirlenebiliyorum. (dramatize ediyorum biraz tabii ama yalan da değil)

Sonuç olarak da, yine de Türkiye’ye daha çok uzunca bir süre dönmeyi düşünmüyorum şimdilik. Bu göç etmek durumunda kalmak, Türkiye’ye ait hissetmek istesem de hissedememek hali öyle kolaymış gibi mi görünüyor bilmiyorum ama zor şey aslında, bir sürü boyutu var ve sosyal medyada maruz kaldığım- yerinde öylece oturup gerçeklikten uzak yorum yapan kişileri sadece komik ve gereksiz buluyorum. Hele de bu kadar uzaktan bazıları (dürüst olmam gerekirse) hiç çekilmiyor. Kısacası, tercihlerimi ve onların birlikte getirdiği zorlukları-kolaylıkları, artıları ve eksileri yaşıyorum ve şu an Yeni Zelanda’da olmaktan genel olarak da çok memnunum. Çünkü bence normalde aksi mizaçlı olan martılar bile mutlu bu ülkede ve en önemlisi bir sürü milletten insanın yaşadığı bu ülkede kendimi ifade edebiliyorum ve insanların büyük çoğunluğu tarafından doğduğum ülkeye göre çok daha iyi dinleniyorum, önemseniyorum ve anlaşıldığıma emin olabiliyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir